MGT *6 ve 7 Eylül Oyunlarının Sahne Arkası

Yayınlandı: 18 / 01]Günay Tulun, [Tüm yazılar için "Başlangıç"taki "BAŞ SAYFA"yı inceleyiniz]

Aşağıdaki satırlarda anlatmaya çalışacağım olaylar; yerden göğe, gökten de yere dek haklı olan bir ulusun, yetersiz politikacı ve bürokratlar eliyle nasıl haksız konuma getirildiğinin öyküsüdür. Olaylar, sanki durmaksızın tekrarlanacakmış gibi bugün de devam ediyor. Nedendir bilinmez, kulaktan dolma bilgilerle tatmin olan tiplerle kendisini aydın sananlar daima ve yalnızca Türkiye’yi suçluyorlar. Tabii ki suçlu… Ona hiçbir itirazım yok! Yalnız işin aslını aradığınızda suçlanacak ülkeler sıralamasında adı en sona yazılacak ülkenin Türkiye olduğu gerçeğine de ulaşıyorsunuz. 
Okuyunca hak vereceksiniz. 
*
Özellikle yorum yapmamaya çabaladım. Arada bir iki yorum kaçırdıysam suç benim değil, dünya insanını bu hâle getiren çirkin siyasetçilerindir. 
Okuyunca buna da hak vereceksiniz. 

Yazımı az önce yani 6 Eylül günü saat 11.00 itibariyle yazıp hazırladım ama herkesin kendi kafasındaki “6-7 Eylül” hadisesini anlatmasını bekleyip öyle yayınlayacağım. Çünkü son söz daima gerçek tarihe bırakılmalı… 

KİM KİMDİR 
1950’li yılların ilk yarısı yaşanmaktadır. Dünya iki kutupludur. Bunlardan biri, Amerika ve onun içindeki şeytanı göremeyen “Hür Dünya” adlı Amerikan uydusu ülkelerdir. Diğeriyse “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” adıyla anılan Ruslar ve demir yumrukla egemenlikleri altına aldıkları ülkeler, yani “Demir Perde”!
İkisi dışında kalanlarsa genelde bu ülkelerin sömürdüğü gariban diyarlardır.

Türkiye’deyse Amerikalılardan daha Amerikancı bir iktidar iş başındadır, Demokrat Parti! Onların ne olduğunu yaşayıp gören bilir. Görüp bilmeden, sırf bozgunculuk için onları arslan, kaplan, demokrat, insan haklarına saygılı, yiğit ilan edenlere itibar etmeyin. Tarihin önünde komik duruma düşersiniz.

KİM NEDİR
O günlerde, bize ebediyen düşmanlık etmeye and içmiş ezeli belalımız Yunanistan’la Kıbrıs konusunda sorunlar yaşanmaktadır. Ne zaman yaşanmadı ki dedikten sonra Kıbrıs sorunun nedenini de açıklamam gerek. Yunan tarafı, Kıbrıs’ın kendisine ait olduğunu ileri sürmektedir. Niyetleri Türkleri adadan atarak tüm adayı gasp etmektir. Tarihe “Enosis” olarak geçen bu gasp çabaları nedeniyle iki ülkenin arası daha da açılmıştır. 

Yunan Kıbrıs’ta hak iddia edince Allah’tan Fenikelilerin torunları bunu duymadı. Yoksa Kıbrıs’ı onlar da isteyecek, Fenikeliler’i duyan başkalarını da başkaları izleyecek, izleyenlerin izleyicileri de kuyruğa geçecekti. Aslında fena da olmazdı ya! Bu arada belki Kleopatra’yı da görür, günümüz ölçülerine göre güzel olup olmadığına karar veren bir jüri kurup eğlenirdik. 

İngiltere, Fransa, ABD; Yunan’ın bu çabasını sinsi politikalarla desteklemekte, Enosis yolunda yapılan soykırım, tecrit ve tehcir hareketlerine göz yummaktadır. Hareketin başında da asıl adı Mihail Hristodulu Muskos olan Başpiskopos III. Makarios vardır. Tam bir soykırım yanlısı olan bu kişinin en büyük destekçisi de silahlı hareketi temsil eden “EOKA”nın kurucusu Yunan Albayı Yeoryos Grivas’tır. Çok yetenekli bir teşkilatçı olan Grivas, 1919’da İzmir’e çıkan Yunan ordusunun bir subayıydı. Sakarya Meydan Savaşı’nda arkasına bakmadan kaçıp İzmir’de denize dökülenler arasında olduğu için de “Bizim orada ne işimiz vardı?” sorusunu aklına bile getirmeden Türklere düşmanlık besleyen fanatiklerdendi. 

Tabii ki etkin insan sayısı bu kadarla sınırlı değildi. Yalnız, bugün geriye dönüp baktığımızda bunların daha fazla öne çıktıklarını görmekteyiz. Birleşmiş Milletleri’yse hiç sormayın. Aynen bugünkü gibi “Birleşmiş Aymazlar”dılar.

Günümüzde Demokrat Parti hakkında söylenen övgü dolu sözler sizleri hiç etkilemesin. Bizler o günleri bire bir yaşadık. Demokrat Parti Hükûmeti daha iktidara yeni geldiği günlerde bile “Kıbrıs meselesi diye şimdilik bir mesele bizim bilgimizde değildir. Çünkü Yunan Hükûmeti de resmen Kıbrıs meselesiyle meşgul olmamaktadır. Binaenaleyh Hariciyemiz de böyle bir hadisenin mevcudiyetinden resmen haberdar değildir.” saçmalığıyla Kıbrıs’ı Yunan’a bağışlayan bir tutum sergilemişti. Kıbrıs meselesini dile getiren Hürriyet gazetesi sahibi Sedat Simavi’ye köpürüp duruyorlardı. Onların bu aymazlığı 1974 yılında bir savaşa neden olacak, Yunanistan’la Türkiye’yi karşı karşıya getirecekti. Aynen bugünkü AKalPe iktidarının Yunan’a nedeni anlaşılamayan bir şekilde armağan ettiği vatan toprağı adalarımızın, bir gün savaş nedeni olma ihtimalinin pek büyük olduğu gibi… Hem de hükûmet, bürokrat, akademisyen ve asker kanadından hiçbir itirazın yükselmemesi nedeniyle haksız sayılacağımız bir savaş! 

KİM NE DEĞİLDİR 
Türkiye’de Demokrat Parti Hükûmeti “Ben istemem, al sen ye!” ikramını yaparken, Yunan Başbakanı Venizelos, parlamentosudaki konuşmasında; “Biz, Kıbrıs Adası’nın Yunanistan’a ilhakını bugün değil, 1915 senesinden beri çeşitli defalar istedik. O zamandan bugüne dek, iş başına gelen bütün Yunan Hükûmetleri de bu talebi tekrarladılar. Yeni bir başvuruda bulunmadıysak, bu işten vazgeçtiğimiz anlamı çıkarılmamalıdır. Sessizliğimiz politik anlayışımızdan doğan bir görünümdür. Gerçekte Kıbrıs’ı istemekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz.” diyordu. 
*
İnanmayan kayıtlara bakabilir. Gününü de vereyim ki bakmaları kolay olsun:
1951 yılının 16 Şubat Cuma günü… 
*
SOYKIRIMCI YUNAN COŞUYOR 
Cinayetlerin, olayların, “Rumların Kıbrıs’ta toplu kıyım yapmaya hazırlandığı haberleri”nin ayyuka çıkması karşısında Türk kamuoyunun sesi yükselir. 24 Ağustos 1955 günü, CHP Başkanı İsmet İnönü’nün de desteğini alan Başbakan Adnan Menderes “Kıbrıs Türkleri savunmasız bırakılamaz. Statü üzerinde değişiklik yapılmaya kalkılması hâlinde Kıbrıs, Türkiye’ye geri verilmelidir. Adanın iki toplum arasında bölünmesine karşıyız.” diyerek Kıbrıs politikasında zorunlu bir değişikliğe gittiklerini gösterir. 
*
Tam burada Menderes’in ağzıyla “Abdülhamidçileri, padişahçıları, Osmanlıcıları, Yeni Osmanlıcıları, Cumhuriyet Düşmanlarını, Mustafa Armağan ve benzeri tarih uyduran tarihçi mukallitlerini çıldırtacak bir itiraf”ı okudunuz. Menderes diyor ki, adayı geri verin. Demek ki ortada bir “verme olayı” var. Peki ama yalanlarla iftiralarla üstü örtülmeye çalışılan Kıbrıs’ı İngiltere’ye verme işini kim yaptı? Fethedildiği dönemde elli binin üzerinde insanımızın şehit olduğu Kıbrıs’ı İngiltere’ye veren kim? Bu olayı, tarihi çarpıtarak yalanlayan ve vereni çılgınca koruyan sahtekârlara aldırmadan açıkça yazıyorum: Kim olacak, “Ulular Ulusu (!) Sultan Abdülhamid Han!”… 

Verdi mi?
Verdi! 
Bahaneler üretseniz de adam tarihin önünde birçok vatan toprağını verdiği gibi Kıbrıs’ımızı da verdi. Hem bahane üretmek sizlere mi kaldı? 
Verir tabii, ne de olsa babasının çiftliği (!).

İngiltere de ondaki bu aymazlığı görüp adayı işgal eder ve “Geri vermem de vermem!” der mi? Der tabii… Onların istilacıların en istilacısı olduklarından, yalanı siyaset hâline getirdiklerinden herkesin haberi vardır da bir tek, siyaset dehası olduğu yolunda masallar anlatılan Abdülhamid’in haberi yoktur. Ne deha!  
*

Onun peşkeş çektiği Kıbrıs’ı ve Kıbrıs Türk’ünü soykırımdan kurtarmak “Cumhuriyet Halk Partisi”ne düşer. ABD’nin sırf 3.000.000 Yunan kökenli ABD vatandaşının oyu için tüm alçakça tavrı almasına ve birkaç kez engellenmesine rağmen Türkiye, 1964 Ağustos ayında önce 4, sonra da 2 gün üst üste 64’er uçakla Kıbrıs’ı vurur. Bu arada Cengiz Topel’in uçağı düşer. Yaralı olarak kurtulur ama götürüldüğü hastanede zalimce şehit edilir. ABD Türkiye’ye karşı ambargo dâhil her türlü kalleşçe tutumu uygular. Ada’nın bir kısmının kurtarılması ise Ecevit dönemine nasip olur. Ecevit’in çok başarılı siyasetiyle ABD, İngiltere hatta Yunanistan saf dışı bırakılarak Kıbrıs’a çıkılır ve iki ayrı harekâtla bugünkü sınırlara ulaşılır. 

Görüyorsunuz değil mi?
Uluslararası oyunlar bağırıp çağırmak, hamaset edebiyatı yapmak, yalan ve iftiralar savurmakla çözülmüyor. Bu tür saçmalıklar, hem bunu yapanı hem de onun temsil ettiği devleti alay konusu olmaktan öte götürmüyor. Zekâ ise hem sonuca hem de saygınlığa götürür. Kıbrıs meselesini asıl başlatanın kim, Kıbrıs’ı kurtarmaya çalışanınsa kimler olduğunu hatırlattıktan sonra dönelim daha yakın zamanlara… 

KIBRIS KONFERANSI
Grivas’ın reisi olduğu cinayet örgütü EOKA, Kıbrıs’ı Yunanistan’a katmak için; Türklere karşı soykırım, İngilizlere karşıysa terör hareketlerini artırınca Kıbrıs konusunda taraf olan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere; İngiltere başbakanının teklifi üzerine 29 Ağustos 1955 günü Londra’da toplandılar. Masada, Türkiye’yi temsilen Dışişleri Bakanı Rahmetli Fatin Rüştü Zorlu vardı.

Konferans sırasında Yunanlıların her zaman yaptıkları gibi şımarık çocuğu oynayıp her şeye itiraz etmeleri ve Türkiye’de doğan büyük tepki üzerine Zorlu, Türkiye’ye gönderdiği kripto mesajıyla durumu lehimize çevirecek bir hareket yapılmasını önerdi. Aslında kriptoya bile gerek yoktu. Her şey alenen yapılmaktaydı. Yapılmaktaydı ama tarih boyu kazandıklarını barış masalarında kaybetmeye alışmış bir ülkenin çocuklarından farklı şeyler beklemek zordur. Hele de ABD’ye böylesine hayran, yabancılara yaranmayı şiar edinmiş uşak ruhlardan. 

“Durumu lehimize çevirecek bir hareket” düşüncesinin ardında ABD ve İngiliz hariciyeleriyle yine onların gizli servislerinin olduğunu çoğu insan bilmez. Bilenlerse komplo teorisi diye işi karıştırmaya çalışırlar. Bu örgütler, Türkiye’yi ustalıkla yönlendirmişler ve bu yönlendirmede, o günkü adı “Millî Emniyet Hizmetleri” olan istihbarat teşkilatımızı kullanmışlardır. 

Çok kişinin bilmediklerinden biri de şu:
Türkiye’de yaşayan Yunanistan tebalı halkın elit kesimi, daha 3 Eylül Cumartesi günü birtakım olayların çıkabileceği yolunda Yunan istihbaratından bilgi almış, tedbirler kararlaştırılmış, olayın hemen ardından Yunanistan’a göç etmeleri planlanmış, böylece dünya çapında sansasyon yaratılması amaçlanmıştır. Yanlarına yalnızca çok değer verdikleri eşyalarını almaları önerilmiş, tüm zararlarının devletçe karşılanacağı bildirilmiştir. Yunan tarafı, bu zararların Alman asıllı ABD Başkanı Dwight David Eisonhower’in onayıyla karşılanacağına emindir. Verdikleri garanti de bu nedenledir. Olay çıkacağı bilgilerini Yunan istihbaratına verenlerse “Türkiye’ye bir halk tepkisi organize etmesini salık veren” İngiliz ve ABD istihbaratıdır. 

Gördünüz değil mi? Uluslararası oyunlar bağırıp çağırmak, hamaset edebiyatı yapmak, yalan ve iftiralar savurmak, gücü olmayan horozlar gibi ötmekle çözülmüyormuş. Zekâ istiyormuş zekâ…

İşin doğrusu şu:
Her hamlenin ilerisini görüp ona göre hamle yapmak, her hamlenin de bir “B” ve “C” hatta “D” planını hazırlamak gerek. Kendimi bildim bileli öğrendiğime gelince… Ülkelerin dostu değil, çıkarları vardır ve dünya düzenine uygun olarak uluslararası siyaset, ülkelerin çıkarları doğrultusunda “fırdöndü” metoduyla yapılır. Bizim yöneticilerse o metodu öz halkına karşı sürdürür.

OLAYLAR BAŞLIYOR
6 Eylül 1955 Salı günü İstanbul’da yayınlanmakta olan “Ekspres” gazetesi ikinci baskı yaparak “Atamızın Selanik’teki Evi Bombalandı” manşetiyle çıkar. *

“Gerçekten böyle bir olay olmuş mudur, yoksa Yunan istihbarat teşkilatı özellikle fazla gürültü çıkartmak için ses bombası kullanarak sansasyonel bir olay mı tezgâhlamıştır” işin bu yönü hâlâ meçhul. Meçhullüğüne meçhuldür ama yazıya başlarken ilk paragrafta sözünü ettiğim kesim de işi Türk tarafına yıkmakta kararlıdır. Öylesine ki bugün bile aynı saz aynı caz… 

O gün, hazırda bekletilen çapulcu alayları, kamyonlarla önceden belirlenmiş semtlere taşınarak yine önceden belirlenmiş yerlere, özellikle de iyi fotoğraf vereceği için vitrinlere saldırır, kırıp döktüklerini de caddelere yığarlar. 

Olayların gerisini tahmin etmek zor değil. Hükûmet ne yapacağını bilemez. Önce sessiz kalır. Sonra da dış iftiraları kuvvetli kılacak saçma sapan tedbirlere başvurur. 

İnternette bile yalan yanlış da olsa sonunda bir kanaat oluşturabileceğiniz bilgiler bulabilirsiniz. O nedenle işin perde önünü ilgilenenlere bırakıyorum. Birkaç küçük notum kaldı. Onlar da aşağıda…  

KONFERANSIN SONUCU 
Olaylar nedeniyle Londra’daki “Kıbrıs Konferansı” ellerini ovuşturan taraflardan Yunanistan’ın sirtaki, İngiltere’nin Morris dansı, Amerikalıların da ünlü “Sallan ve Yuvarlan”ları eşliğinde dağıldı. 
Sonraki yıllarda gerçekleşen görüşmelerse sirk soytarılığı düzeyinde devam etti. 
Konu hâlâ gündemde… Pişirilip soğutulup Türkiye’nin önüne sürülüyor. 
*
SON SÖZ: Anlamını Çocukluk Döneminden Sonra Çözebildiğim Bir Olay  
Yıl 1956, ayını hatırlamıyorum ama sonbaharda bir gün. Arkadaşım “…”la birlikte Ayios Panteleimon Kilisesi’nin önünden geçiyorduk. İçeriden kara kuru denecek kadar zayıf, uzunca boylu biri çıktı ve ona ismen seslendi. Durduk bekledik. Doğu’da da bulunduğumuz için aşina olduğum Güneydoğu şivesiyle “Tamam mı?” dedi. Bizim ki de “Tamam abi!” gibilerinden bir şey söyleyip yanına gitti. Dinlemek aklıma gelmediği için neler konuştuklarını duymadım.  Adam sonra kiliseye gidip tekrar geri döndü. Elindeki yağlı kasap kâğıdına sarılı bir şeyi “…”a verip kilisenin bahçesine döndü.  
*
O zamanlar insanların hayatlarıyla ilgilenmek, soru sormak ayıptı. Zaten gerekliyse anlatırlardı. Öyle de oldu, sormadım. Birkaç gün sonra, birlikte okula giderken kendisi anlattı. Kıbrıs’ta Türkleri öldürenlere karşı yeni bir 6-7 Eylül olacakmış. Onun için hazırlanmalıymışız. Tabii ki öyle bir şey olmadı ama adamdan aldığı şeyi gördüm. Okul çantasını açıp, dışarı çıkarmadan gösterdi. Gerçek miydi oyuncak mıydı bilmiyorum. Yalnız eskiliği hemen belli olan bir toplu tabancaydı. 
*
*
*
Günay Tulun 

Yorumlar kapalı.