ÖS *Müslüman Dediğin Yaşayan Kur’an’dır

Yayınlandı: 30 / [05] Ömer Sağlam

Müslümanlar olarak bir Ramazan ayını daha idrak ediyoruz. Allah, sırf kendi rızasını gözeterek oruç tutanların oruç ibadetlerini kabul etsin. Sağlık sebebiyle oruç tutamayanlara oruç sevabı versin. Mazereti olmadığı halde oruç tutmayanların gönüllerine de ilham vererek oruç tutmalarını sağlasın. Zira İslam, yaşayan ve yaşatılması gereken bir dindir. Bu sebeple İslam’ın öngördüğü ibadetler, mümkün olduğunca yapılmalıdır ki; Müslüman olduğumuz belli olsun.

Müslüman’ın birinci vasfı iyi ve güzel ahlak sahibi insan olmaktır. Bunda hiç şüphe yoktur. Gelin görün ki; iyi ve güzel ahlak sahibi olmak, bizi ancak iyi insan yapar. İyi insanın aynı zamanda iyi Müslüman olması için İslam’ın öngördüğü ibadetleri de yapması gerekiyor tabiatıyla.

Bu sözlerim, özellikle gençleredir; İslam’daki ibadetlerin ortak özelliklerinden biri de büyük oranda gençleri hedef almış olmalarıdır. Eğer İslam’a samimi olarak inanıyorsak, yani gerçek anlamda Müslüman isek, bilelim ki; ibadetlerin en makbulü, nefsimizin en güçlü, arzularımızın en üst düzeyde olduğu çağlarda yapılan ibadetlerdir. Çünkü İslami ibadetlerin ortak özelliği, nefsi terbiye etme ve gerektiğinde onu dizginleme amacına matuf olmalarıdır. Mesela Orucu ele alalım; yaşlanınca nasıl olsa tutarım diyerek gençken Orucun semtine ayak basmamak büyük hatadır. Çünkü yaşlanınca zaten sağlık problemlerimiz sebebiyle, istediğimizi ya da istediğimiz kadarını yiyemeyeceğiz, içemeyeceğiz, giyemeyeceğiz, istediğimiz gibi gezip tozamayacağız, cinsel arzularınız ise belli bir süre sonra ister istemez sıfırlanacaktır. Yani özetle; yaşlanınca zaten zorunlu olarak oruç tutacağız. Böyle zorunlu bir oruç da, herhalde değil Allah’ın, en başta bizim içimize sinmeyecektir.

Zekât da öyle. İnsan en çok gençken paraya ihtiyaç duyar. Çünkü gencin ihtiyaçları çok daha şiddetli, çok daha çeşitlidir. Onun için de insan en çok gençken paraya ihtiyaç duyar. Böyle bir adamın parasının bir bölümünü, zekat veya sadaka adı altında karşılıksız olarak başkasına vermesi son derece zordur. Ancak o derece de sevaptır. Namaz ve Hac da öyle. Çünkü az veya çok zahmetli ibadetlerdir bu ibadetler. Gençlerin ise kendilerine göre zevk alacakları ve haz duyacakları bir sürü başka meşgaleleri vardır. Dolayısıyla; bunları bir tarafa atarak namaz ve hac gibi zahmetli ibadetlere zaman ayırmak nefse eza ve cefa verecektir! Gelin görün ki; sevabı da o derece yüksek olacaktır. Yani ibadetleri yerine getirmek için yapılan fedakârlık ne kadar büyükse sevabı ve ecri de o derece yüksektir. Elbette bu dediklerimiz, jumbojetler dururken yürüyerek hacca gidin anlamında anlaşılmamalıdır.

Öte yandan bizim nefsimize karşı da vazifelerimiz vardır. Bütün vaktimizi ibadete ayırıp nefsimizi büsbütün öldürmek de yanlıştır ki; Hz. Peygamber, bu durumu “Dünyanız için ahiretinizi, ahiretiniz için dünyanızı öldürmeyin. İkisini paralel götürün” buyurmuş ve bunu kendi hayatına da uygulamıştır. Çünkü O, sürekli inzivada, sürekli ibadette olan birisi değildi. Toplumun içindeydi; eşleriyle hoşça vakit geçiren bir koca, çocuklarıyla zaman geçiren bir baba, torunlarını omuzlarına alıp Medine sokaklarında dolaşan bir dede idi. Genç eşi Hz. Aişe’yi elinden tutup eğlence mekânına götüren de O’ydu, Habeşli Müslümanların Mescit’te eğlence tertip etmelerine izin veren de…

Müslüman Yaşayan Kur’an Olmak Zorundadır 
Hz. Peygamber’in vefatından sonra sahabeden bazıları gelip, eşi Hz. Aişe’den Hz. Peygamber’in yaşam tarzını sorduklarında Hz. Aişe onlara şu cevabı vermiştir: “Siz hiç Kur’an-ı Kerim’e bakmaz mısınız; O’nun hayatı Kur’an idi.”

Şimdi Müslümanlar, Ramazan ayı vesilesiyle harıl harıl Kur’an okumakla ve peş peşe hatimler indirmekle meşguller. Camiler ise mukabelelerle yankılanmaktadır. Hatim işini tamamlayınca bu sefer gidip mahalle camiinin imanına duâ ettirip, cemaate amin çektirecekler. Bu arada cümle geçmişlerinin olmasa bile en azından hatim sahibi olarak kendi isimlerini de zikrettireceklerdir. Böylece ne kadar kallavi Müslüman olduklarını herkese duyuracaklardır!

Oysa burada önemli olan, önüne Mushaf-ı Şerif’i alarak baştan sona okumak değil, O’nun hükümlerini hayatımıza tatbik etmektir. Eğer Kur’an’ın buyruklarını, ferdi, ailevi ve toplumsal hayatımıza uygulayabiliyorsak, biz zaten Kur’an-ı Kerim’i okuyoruz demektir. Elbette hem fiilen okumak, hem de uygulamak çok daha efdaldir. Bu sebeple, Kur’an okurken, lütfen Yunus Emre’nin şu dizelerini de dikkate alalım:

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır.

Okumaktan murat ne
Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru ekmektir.

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir

Eski Diyanet İşleri Başkanlarından Prof. Dr. Ali Bardakoğlu da bu konuya dikkat çekmiş, iki gün önce Hürriyet’e vermiş olduğu söyleşi de. Şu sözler ona aittir: “Kuran’ı Kerim ile aramız açıldı. Kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva verir olduk”

“Yolsuzluk hırsızlık değildir” veya “Kendi öz kızını şehvetle öpen adama o kızın annesi olan eşi haram olur” diye fetva verenler, Ali Bardakoğlu’nun bu çıkışından hisse alırlar mı bilmem. Müftü unvanı taşıyan adamın birisi de çıkmış diyor ki; “Bu ülkede 15 yıl öncesine kadar Kur’an yasaktı!”

Bu ülkede 15 yıl öncesine kadar Kur’an yasaktı da, sen hangi okullarda Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendin, Müftülük sınavını nasıl kazandın, 15 yıl öncesine kadar hangi iş karşılığında bu devletten maaş aldın bre adam? E tabi; amiri, “A kişisi için yazmış olduğum ithaf yazısı, kitapların adres şaşırıp B kişisinin eline geçmesi sonucu sanki B kişisine yazılmış gibi anlaşılmıştır” şeklinde izahatlarda bulunursa, memuru da çıkar böyle laflar eder. Şu halde bu tür adamların üzerinde, günde beş vakit ve kırk rekat namazda olmak üzere kırk kere okudukları Fatiha suresinde geçen “Rabbimiz….bizi doğru yolu göster…azıp sapmışların yolunu değil” sözlerinin hiç bir etkisi olmamış. “Bir adama kırk kere deli dersen deli olur” sözünün cari olduğu bir memlekette ve kültürde, günde kırk kere Allah’a “bizi doğru yola ilet” şeklinde dua edip, arkasından da ortaya çıkıp “Bu ülkede 15 yıl öncesine kadar Kur’an yasaktı” şeklinde laflar ettikten sonra, milyonlarca kez hatim indirsen kaç yazar. Okuduğun Kur’an’ın hükümlerini hayatına uygulamadıktan, yani “Yaşayan Kur’an” olmadıktan sonra sen aslında bir hiçsin Müslüman. Bu dünyadaki unvanın ne olursa olsun; istersen feriştah ol…

Ali Bardakoğlu, yukarıda bahsi geçen mülakatında bu konuya da değinerek şöyle demiş: “-Sen sadece dua et, hatta en etkili ve gizemli duayı ve zamanı bul yeter, bunlardan kurtulursun-diyerek piyangocu bir anlayışı besledik. Halkı böyle besleyince onlar da buna uygun hoca tipi istemeye başladı.. Biz Müslümanlığı sadece inanma ve namaz, oruç, hac gibi belli ritüelleri yerine getirme olarak algıladığımız sürece İslam, Müslümanlar yüzünden mahcup olmaya devem edecektir…”

Biz de yıllardır zaten hep aynı şeyleri söylüyoruz. İslam, iman etim dedikten sonra, ibadet adı altında robotik ve periyodik bazı ritüelleri ve hareketleri yerine getirmekten ibaret değildir. İslam bu şekilde anlaşıldığı sürece ne Müslümanlar bellerini doğrultabilirler, ne de İslam, diğer din ve medeniyetler karşısında mahcup olmaktan, hakir görülmekten kurtulabilir. Oysa gerçek İslam, insanlığa verdikleriyle ve medeniyete kattıklarıyla değer bulmuştur ve bulacaktır. Bunu yapacak olan da herhalde Müslümanlardır. Ötesi teferruattır büyük ölçüde.

Piyangocu Dinin Körükleyicisi Diyanettir!
Ali Bardakoğlu’nun “Sen sadece dua et, hatta en etkili ve gizemli duayı ve zamanı bul yeter, bunlardan kurtulursun-diyerek piyangocu bir anlayışı besledik…” şeklindeki sözlerini anlamlı ve son derece isabetli buluyorum. Anlamlı buluyorum; çünkü bu bir itiraftır. Kimin itirafıdır; elbette Diyanet’in. Çünkü bu şekildeki dinin körükleyicisi ve pompalayıcısı büyük ölçüde Diyanettir. Kurum olarak Diyanet, bu türlü dini pompalayan şarlatanlarla ve din simsarlarıyla mücadele etmek bir yana, bu şekildeki dini bizzat kendisi pompalamaktadır yıllardır! Zira bugün televizyon ekranlarında boy gösteren şarlatanların büyük bir kısmının yolu bir zamanlar Diyanet’ten geçmiştir. Bir anlamda Diyanet’in yetiştirmesidir bu zevat-ı kiram!

Bu ülkede en çok satan kitaplar hangileridir bilir misiniz? Eyüp Sultan ve Hacı Bayram gibi Camilerinin çevrelerinde “Yasin”, “Namaz Hocası”, “En Güzel Duâlar”, “Kutsal Aylar-Mübarek Geceler” vb. isimlerle satılan ve din tüccarlarınca hazırlanan uyduruk kitaplardır. Üstelik bu kitapların en büyük pazarlamacısı da bizatihi Diyanet’tir. Zira her yıl Ramazan ayı gelince Diyanet’çe Ankara Kocatepe Camii ve İstanbul Sultanahmet Camii avlularında düzenlenen sözüm ona Dini Yayınlar Fuarlarında peynir-ekmek gibi bu din istismarı kitapları satılmaktadır. Bu iş yukarıdaki sözlerin sahibi Ali Bardakoğlu’nun Diyanet İşleri Başkanlığı döneminde de böyleydi, ondan önce de böyleydi ve ondan sonra da böyledir. Muhtemelen bugünlerde yine açılacaktır bu fuar. Dolayısıyla; gidin, kendi gözlerinizle görün bu durumu.

Diyanet’in düzenlemiş olduğu bu fuarlara katılan yayınevlerinin kahir ekseriyeti de çeşitli tarikat ve cemaatlere ait yayınevleridir. Peki, bu fuarlara şimdiye kadar FETÖ’ye yakın yayınevlerinin katılmadığını ya da Diyanet (özellikle TDV) yayınevlerinde FETÖ’ye ait yayınevlerinin (bu arada FETÖ elebaşının kendi yazmış olduğu) kitaplarının satılmadığını söyleyebilecek bir babayiğit var mıdır? Varsa çıksın söylesin! Söylesin de hemen oracıkta alnını karışlayıverelim!

Hazırlanmış özel dua kitaplarında bulunan ve adeta birer hap gibi sunulan duaları, belirtilen yerlerde ve zamanlarda okuyarak cenneti garantileyeceğini düşleyen ve Ali Bardakoğlu’nun tabiriyle piyangocu din anlayışına sahip Müslümanlaradır sözüm; Kur’an-ı Kerim’i hayatınıza tatbik etmedikçe ve günde kırk kere okuduğunuz/okumanız gereken Fatiha’nın öngördüğü biçimde dosdoğru adam olmadıkça cenneti filan unutun derim size! Yok öyle üç kuruşa beş köfte! Önce dosdoğru adam olacaksın, arkasından da Peygamberinin tavsiyesi gereğince; az da olsa ibadetlerini sürekli yapacaksın Müslüman. Sen Cenneti Hacı Baba Tekkesi mi sandın; gir al, çık al! Var mı öyle yağma…

  Ömer Sağlam

Reklamlar

Yorumlar kapalı.