MGT *Büyük Dost ve Muhteşem Müttefik: Çirkin ABD

Yayınlandı: 18 / [01] Günay Tulun

Dün “17 Ekim”di… Nato’ya kabul edileceğimizi garanti altına alan protokolün 65. yıl dönümü… Bundan bir hafta sonra da yani ayın 24’ünde “Birleşmiş Milletler”e kurucu üye sıfatıyla katılmamızın 71. yılı… Bu iki kavram bir araya gelince bize Kore’yi hatırlatır. İlginçtir, bir ay önce bugün, yani 17 Eylül günü de ilk kafilemizin Kore’ye hareketinin 66. yıl dönümüydü.

Bakıyorum da bu önemli olaylar hakkında hiç kimse konuşmuyor. Kimse konuşmuyor ama ben de susacağım diye bir kural yok ya! Ben konuşacağım. Bu olaylar, Amerika’nın ne olduğunu da ortaya koyar.
O nedenle günümüz yöneticileri için ders niteliğinde… 

Yazı mutlaka uzun olacak. Çaresi yok. Türkler, kendisini Türk olarak görenler ve tarihle ilgilenenlerin mutlaka sabır gösterip okumalarını dilerim. 
İnşallah “Çok uzun!” demez, sıkılmadan okursunuz.  

II. DÜNYA SAVAŞI BİTTİ BİTİYOR
II. Dünya Savaşı”nın sonu belirlenmiş, “Birleşmiş Milletler Savaş Gücü”nü teşkil eden Müttefikler, resmen açıklanmamış olsa da Almanya’yı yenmiştir. SSCB denen Rusya da galipler safındadır. Zaferleri ilan edilmemiş muzafferler, Şubat 1945’te Yalta Konferansı’nda buluşurlar. Asli katılımcılar; ABD, İngiltere ve SSCB’dir.  

TEMELİ ŞANTAJLARLA ATILAN ÖRGÜT: BİRLEŞMİŞ MİLLETLER 
Konferansda alınan ”1 Mart 1945 tarihine kadar ortak düşmana savaş ilan etmeyen ülkeler, kuruluş çalışmaları yapılmakta olan Birleşmiş Milletler’e alınmayacaklar, ilan edenlerse kurucu üye olarak katılacaklardır.” şeklindeki karar, Türkiye için çok önemlidir. Çünkü, savaşa girmesi için yapılan tüm baskılara karşın, akıllıca taktiklerle bu ateşten uzak duran Türkiye, bir yandan da düşmanca tutum ve isteklerinden rahatsız olduğu SSCB’ne karşı kalkan aramaktadır. Bunun için gözledikleri olaysa Birleşmiş Milletler’e üyeliktir.

TÜRKİYE, ALMANYA’YLA JAPONYA’YA SAVAŞ İLAN EDİYOR (!)
Almanların, teslim anlaşmasını Müttefiklerle imzalamasından 73, SSCB ile imzalamasındansa 74 gün önce, 23 Şubat 1945 günü Türkiye; deklarasyonda “ortak düşman” olarak tanımlanan Almanya ve Japonya’ya savaş ilan ederek bekası için hayati bir çıkış yolu olarak gördüğü “Birleşmiş Milletler” fırsatını kaçırmaz. 

Savaş ilanı dendi diye amacın da savaşmak olduğunu düşünmeyin. Bu ilan, sözlerde ve kâğıt üstünde kalmış “şaka gibi, ciddi ve şu an okuduğunuz cümle gibi tuhaf” bir eylemdir. 

İLK MUTLULUK
Savaşın 15 Ağustos 1945 günü tüm dünyada fiilen, 2 Ekim 1945’te de hukuken sona ermesinin ardından Türkiye, 24 Ekim 1945 günü kurulan “Birleşmiş Milletler Örgütü”ne kurucu üye sıfatıyla katılır. Katılım tarihi kuruluş günüyle aynıdır. 

Farkındayım, çok tarih yazdım ve biliyorum ki atılan her tarih yazının akıcılığını bozup, okunmasını zora sokar. Yazılarımı devamlı okuyan dostlar da bilirler ki, sırf bu yüzden; tarih atmaktan ve dipnot koymaktan “Gulyabani” görmüş “Üsküdarlılar” gibi kaçarım. Buna rağmen birkaç kez daha tarih vereceğim. Elim mahkûm!

– Madem öyle niye böyle?” mi dediniz?
– Atılan bu tarihler, iktidarda olan hükûmetlerimizin “hükûmet etme becerisi”ni göstermektedir de ondan!
– Nasıl mı? Onu da siz değerlendirin. 

RUSYA TÜRKİYE’Yİ İŞGAL ETMEYİ PLANLAMAKTADIR
İşgal ettiği Berlin’deki arşivlerden, Türkiye’nin savaşa girmemek için uyguladığı stratejileri gören Stalin; bu işe inanılmaz derecede sinirlenir. Savaşın galiplerinden olması niyetinin gerçek boyutlarını göstermesi açısından önemlidir. O niyetse Türkiye’yi işgaldir. Bunun için Romanya’ya asker yığar. Diktatör Stalin tam bir zalimdir. Kendi halkı için de…

Ülkesini bu süper güce karşı koruyabilmek için kalkan arayan İnönü Hükûmeti, Birleşmiş Milletler üyeliğiyle bu güveni sağlamış, ülkesini emniyete almıştır. Almıştır ama bir süre için. Rusya’nın istekleri yeniden ama bu kez artarak gelmeye başlayınca bu sefer de 1949 yılında kurulan Nato’ya başvurur. Çünkü Nato’nun savaşta da birlikte hareket edeceğini gösteren “Washington Anlaşması” imzalanmış ve “NATO ülkelerinden herhangi birine yönelik saldırıya tüm üye ülkelerin birlikte hareket ederek karşı koyacakları” karar altına alınmıştır. 

Danimarka ve Türkiye aleyhindeki sinsi politikalarıyla ünlü İngiltere ile hâlen terör örgütlerini Türkiye’ye karşı koruyup kullanan Belçika ve Hollanda’nın itirazı nedeniyle üyelik reddedilir. İstemeyenler arasında Norveç de vardır.

TÜRKİYE’DE İKTİDAR DEĞİŞİYOR ve ARDINDAN DA SAVAŞ PATLIYOR 
Aradan belli bir süre geçer. Türkiye’de seçim zamanı gelmiştir. Seçimler yapılır ve iktidara Demokrat Parti gelir. Buraya kadar her şey tamam.

Uzun zamandır birbirlerine sataşıp durmakta olan Korelerin aralarındaki problemler, SSCB’den aldığı destek nedeniyle savaş isteği kabaran Kuzey Kore’nin tacizkâr davranışlarıyla ateşlenir.  Tarih 25 Haziran 1950’dir. Korelerin, önceleri dar bir alanda sürmekte olan savaşı, Rus egemenlik bölgesinin artmasını istemeyen ABD’nin teşvikiyle bölgesel ama tüm dünyayı etkileyen “Kore Savaşı” hâline dönüşür. Bu arada Birleşmiş Milletler’de oylamalar, oyunlar olmuş ve Çin’in Birleşmiş Milletler’de temsil edilmemesini protesto eden SSCB, Güvenlik Konseyi’ndeki temsilcilerini çekince oturumlara girmediği için savaş kararını veto imkânını da kaçırmıştır. Bunun sonucu dünya iyiden iyiye bölünmüştür. 

Savaşan gruplardan biri, o dönemde “Hür Dünya” ya da “Birleşmiş Milletler” denilmesinden çok hoşlandığımız Batılı güçler yani “ABD, Avustralya, Filipinler, Güney Kore, İngiltere, Kanada ve Türkiye”, diğeriyse yine o dönemde “Kızıllar” denmesine bayıldığımız “Komünist Rusya yani Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Kızıl Çin yani Çin Halk Cumhuriyeti, Kuzey Kore yani Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti”ydi. Taraflar bir anda değil aşama aşama savaşa dâhil olmuşlardır.  

MEHMETÇİKLERİMİZ KORE’YE GİDİYOR 
Türkiye de nereden çıktı dediniz değil mi? Valla bulursanız onu da Demokrat Parti’ye sorun. 14 Mayıs’ta iktidara geldi, 8 gün sonra 22 Mayıs’ta güven oyu alıp “Birinci Adnan Menderes Hükûmeti”ni kurdu, 25 Haziran günü tüm dünyanın ilgilendiği bir şekle bürünen savaşa; TBMM’ye haber verip karar çıkartmadan inanılmaz bir süratle katıldı. Hazırlıklar hızla tamamlanarak 17 Eylül günü, ünlü “General Tahsin Yazıcı” komutasındaki “Birinci Türk Tugayı” gemilerle İskenderun’dan yola çıktı.

Radyolarımızın da naklen verdiği bu sansasyonel olayı, babamın yeni tayin olduğu İskenderun’da tuttuğumuz evin penceresinden hem izledik hem de o naklen yayını dinledik. Rahmetli babam Nurettin Tulun, daha eşyalar açılmadan radyoyu kurmuştu.

Askercikler bir yandan silah ve teçhizatlarıyla uygun adım yürüyor, bir yandan da marşlar söylüyorlardı:

Bayrağımız şanımız, hürriyettir andımız,
Feda olsun canımız, kurtulsun vatanımız.

ardından da bugün bile duydukça gönlümü titretip, gözlerimi yaşartan Alay Marşı(*) başlardı ki sonraki günlerde bu iki marşı çok daha fazla duyacaktık:

Annem beni yetiştirdi, bu ellere yolladı
Al sancağı teslim etti, Allah’a ısmarladı. 
Boş oturma, çalış dedi, hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana…
Arş ileri! Marş ileri! Türk askeri dönmez geri…
Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana… 

Canların feda edilmek için gidilen yer vatan olmadığı gibi hiçbir Türk annesi de oğlunu istemeden gönderdiği bu savaşta sütünü haram etmedi.
Sonuçta bağrına bastığıysa ya oğlunun kanlı gömleği ya da beraber yaşanan acı tatlı günlerin derin anıları oldu.

Mehmetçik, 21 Kasım günü fiilen cephedeydi. Cepheye ulaştıktan 3 gün sonra yani 24 Kasım’da da harekâta başladılar.  

“Kore Savaşı”nın yoğun olduğu bir sırada, ABD; Yunanistan ile birlikte bizim de Nato’ya üye olarak kabulümüzü isteyen bir teklif yaptı. Bu teklif, Tarihler 17 Ekim 1951’i gösterirken kabul edildi ve Londra protokolüyle imzaya bağlandı. Tüm bunlara rağmen hâlâ asli üye değildik. 18 Şubat 1952’de o da gerçekleşti ve o gün resmen NATO üyesi olduk. 

Burada “Kore Savaşı”nı uzun uzadıya anlatacak değilim. Zaten yazı buraya gelene kadar mecburen uzadı. Yalnız Amerikalıların bize attığı büyük kazıklardan birinden kısaca söz edeceğim. Ricam: Bundan sonrasını kendinizi tamamen vererek okuyun. 

“Kore’de Kızıllar saldırınca “Birleşmiş Milletler Ordusu” tabanları öylesine yağlar ki, bir kısmı gemilere binmeye bile başlamıştır. Sanmayın ki bu bir geri çekiliştir. Böyle bir emir yoktur. Hele hele Türkler her şeyden habersizdir. Onlar; nöbet sırası gelen Amerikalıların kaçtığını bilmeden, görevlerini yerine getirmekte olduklarını sanarak, ağır geçen günden kalan yorgunlukla mışıl mışıl uyumaktadırlar. Oysa o Amerikalılar öylesine kaçmışlardır ki, imkân olsa Okyanus’u bile koşarak geçeceklerdir. Amerika böyle yapar da Kızıllar durur mu? Onlar da Türklerin bulunduğu yere sessizce ulaşmış; her çalının her ağacın altında hatta ağaçların üstlerinde bile mevzilenmişlerdir. 

Hücum aniden başlar, birçok askerimiz uyku tulumlarından çıkamadan şehit olur. Kurtulabilenler bakarlar ki, çevrede “Kızıllar”la kendilerinden başka kimse yok. Hemen “savaşarak geri çekilme” planı yaparlar. Hızlı bir yürüyüşle, evet doğru okudunuz, araçları olmadan yürüye yürüye motorize Amerikan birlikleriyle bir noktada temas kurarlar. Amerikalılar “Gidin bizi koruyun, savaşın!” evet evet aynen vaki, “Gidin bizi koruyun, savaşın!” diyerek bizimkilerin üzerine ateş açarlar. Bizimkiler de müttefiklerle mi düşmanla mı savaşsınlar onun kararını verir  ve çekilmeyi durdurup geri dönerler. Yiyecekleri yoktur, inanılmaz derecede yorgundurlar, üstelik mühimmatları çok azdır. 

Bu arada bilinmeyen bir şey daha vardır. Gece bir milyon, yazıyla da yazacağım, evet 1.000.000 kişilik gönüllülerden kurulu Çin Ordusu sınırı geçmiştir. Müthiş bir savaş olur. Savaşan taraflardan birisi yalnızca birkaç yüz kişi kalmış Türklerdir. Karşılarındaysa o güne dek görülmemiş büyüklükteki bitmez tükenmez düşman seli…  

TÜRK TUGAYI İMHA EDİLMİŞ
Bir süre sonra Batılı radyolarda, “Türk kuvvetlerinin Kızıllar tarafından tamamen imha edildiği, kaçan ‘Birleşmiş Milletler Ordusu’nunsa çekilmekte olduğu, sonuç olarak da savaşın kaybedildiği” haberleri yayınlanır. 

II. Dünya Savaşı’nın ünlüler ünlüsü kahramanı bizdeki rütbe karşılığı mareşal olan “Ordu Generali” Douglas MacArthur; “Şimal Yıldızı” adını verdiği “Türk Tugayı’nın tamamen yok olduğunu, Birleşmiş Milletler Ordusu’nunsa çok güçlü düşman karşısında çekilmekten başka çaresi kalmadığını açıklar. Tam o sırada garip bir şey olur, Türklerin gelmekte olduğu hakkında bilgiler gelmeye başlamıştır. Hem de sırtlarına aldıkları yaralı arkadaşlarıyla birlikte, şehitlerini de düşmana bırakmadan kâh güle konuşa kâh hep bir ağızdan marşlar söyleyerek gelmektedirler. Kimse inanmaz. 

Bu arada MacArthur’un mobil karargâhında düşman ülkelerinin radyoları da dinlenmektedir. Moskova radyosu yayınını keserek Amerikalılara seslenir. “Zaferi Türklere borçlusunuz. Sizi Türkler kurtardı. Gelecek sefer sizi kurtaracak kimseyi bulamayacaksınız.” 

Ardından Çin Halk Cumhuriyeti radyosundan da benzer bir anons gelir. Yaşananlardan herkes şaşkındır. Haince ölüme terk ettikleri Türkler hem Birleşmiş Milletlerin hem Amerika’nın hem de Güney Kore’nin geleceğini kurtarmıştır. Hadi olayı biraz küçültelim ve diyelim ki; “Kore Tugayı”mız tek başına, Çin ve Kuzey Kore ordularının saldırılarını durdurmuş, bugün, kalleşlikleri nedeniyle iğrendiğim Amerika’nın; “8. Ordusu, 9. Kolordusu ve 2. Tümeni”ni kesin bir yok oluştan kurtarmış, on binlerce Amerikan evinde ölüm ateşinin yanmasına engel olmuştur. Güney Koreli kardeşlerimizi bu hesaba katmadım. 

On binlerce çok mu geldi? Hayır, aslında çok az söyledim. Çünkü bir tümen 10.000 ila 20.000, kolordu 20.000 ila 45.000, orduysa 80.000 ila 200.000 arasında askerden oluşur. 

Nasıl mı yapmışlar? Bir gün belki onu da yazarım ama şu an kısaca söyleyeyim. Amerikalılar Türklerin üzerlerine ateş açtıktan az sonra, düşman Türklere yetişir. Kanların gerçek anlamda su gibi aktığı bir savaş başlar. İkmal kuvvetleri de kaçtığı için Türklerin mühimmatları zaten azdır. Çabucak biter. Komutan bağırır “Süngü tak!”. Süngüler takılırken ortalığı çelik sesi kaplar. Komutan siperden fırlamış tek başına düşmana karşı koşmakta bir yandan da “Hücum!” diye bağırmaktadır. Bir desem mübalağalı olacak ama en fazla beş altı avuç kalan Türkler, “Allah Allah” nidalarıyla saldırırlar. Savaş daha da kanlı bir hâl almıştır. Biraz sonra ortalıkta o birkaç avuç Türk’ten başka kimse kalmaz. Düşmandan ölen ölmüş, sağ kalanlarsa çil yavrusu gibi dağılmışlardır. 

Türkler daha sonra öğrenirler ki yendikleri çok sayıda askerle takviye edilmiş devasa bir kolordudur. Türklerin kayıpları şehit ve akibeti bilinmeyenler dâhil 1.194 kişidir. 234 askerimiz de esir düşmüştür. Yaralılarımızın toplamıysa 2.111’dir. Bu hesapça “1. Türk Tugayı”nda gazilik mertebesine çıkmamış hiç kimse kalmamış gibidir. Çinlilerin zayiatıysa çok daha fazladır. Yalnız ölülerinin bile 5.000’in çok çok üstünde olduğu söylenir ama tam sayı verilmez.

Normal bir kolordunun 20.000 ila 45.000 kişiden müteşekkil olduğunu bildiğimize göre düşman kuvvetlerinin toplam kaç kişi olduğunu da varın siz hesaplayın. 

Eğer Kore’yi anlatmak kısmet olursa diğer ülkelerin Kore Savaşı’nda Türkler için neler söylediklerini de yazarım. Belki de olayın sırf o kısmını ele alırım.

Asıl konumuz “Alçaklıkta, soykırımda, hainlikte, düzen bozmakta bir numara olan Çirkin Amerikalı”… Şimdilerde de Türkiye’yi her alanda sıkıştırmaya çalışmakta, teröristleri Türkiye’den üstün tutmakta, Ermenilerin yaptığı “Türk Soykırımı”nı örtmekte ve ünlü Holywood’unda “Ermeni Soykırımı” filmleri üretmektedir.

Şunu bilmelisiniz ki, Kore’de yaptıkları ne ilk ne de son kalleşliktir. Kalleşliklerini kronolojik olarak takip etmememin nedeni, Kore’ye hareket ederek o dönülmez yola çıkışımızın yıl dönümlerinden birini yaşamakta olmamız. Ne diyeyim? Allah bizleri yeni aptallıklardan, hain yöneticilerden, böyle dost ve müttefiklerden korusun. Amin! 

(*) Şiirin (marşın güftesi) tamamını İnsan ve
Sanat Dergisi’nde görebilirsiniz.[Tıklayınız
]

 Günay Tulun 

Bilgi Notu: RADYO KURULMASI DA NEDİR?
Yukarıda bir yerlerde radyonun kurulmasından söz ettim. Günümüz kuşakları, düğmesine basılır basılmaz binlerce yayını alabilen radyolarla haşır neşir oldukları için bu sözü anlamayabilir. Anlatayım: Önce dışarıya, genelde de tavan arası ya da çatıya “ne denli uzun olursa o denli iyi sonuç verdiği için uzunluğu neredeyse iki kulaca varan ve üzerinde birer parmak aralıklarla on ya da on beş defa gezdirilmiş ince, çıplak ve çoklu bakır telin sarılmasıyla oluşturulan tahta çıtalardan üretilmiş kare şeklinde” bir anten yerleştirilir, o antenden de odadaki radyoya hat çekilirdi. Yayın merkezinin  kısa, orta ya da uzun dalga boyunda yer almış olmasına bağlı olarak ya  iyi sonuç alır ya da cızırtılar içinde geçecek bir yayına razı olurdunuz. 

Reklamlar

Yorumlar kapalı.