ÖS *Coğrafya Nasıl Vatan Yapılır?

Yayınlandı: 22 / [05] Ömer Sağlam

1-Redakte Yazısı

*
*

Vatan için ölmek, elbette vatanseverliktir. Peki, vatan için yaşamak? Şüphesiz o, çok daha büyük vatanseverliktir. Çünkü vatan için yaşamak, vatan için ölmekten daha zordur ve çok daha büyük çaba gerektirir. Tabi vatan için yaşamanın ne olduğunu idrak edebilirsek.

Vatan nedir? Sorusuna verilecek cevaplardan birisi de herhalde, üzerinde milletleşme sürecini tamamlamış belirli bir halkın yaşadığı ve hükümran olduğu, sınırları belli coğrafya (kara, deniz ve gökyüzü) parçasıdır şeklinde verilecek cevaptır.

Dikkat edileceği üzere; bu tanımda ölmekten değil, yaşamaktan bahsedilmektedir. Çünkü ölülerin vatanı yoktur ve dünyada en kolay işgal ve tahribe maruz kalan yerler kabristanlardır. Eğer ölülerin de vatanı olsaydı, bugün tekmil Balkanlar, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Orta Doğu Türk vatanı sayılmak gerekirdi. Ancak bugün Türk Vatanı deyince sadece Anadolu ve Trakya’nın bir bölümü anlaşılmaktadır. Yani her ne kadar bazı ayrılıkçı gruplar var olsa da, kendisini Türk Milleti’nden sayanlarla kendisini Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eşit vatandaşları sayanların kahir ekseriyette olduğu insanların yaşamakta olduğu coğrafya demek istiyorum.

Peki, vatan için ölmenin, coğrafyanın vatana dönüşmesi için hiç mi önemi yoktur? Hiç olmaz mı? Vatan için yaşamak, en başta vatan için ölmeyi ve ölümü göze almayı gerektirir. Ancak bana göre; maharet yine de vatan için ölmekte değil, vatan için yaşamaktadır. Coğrafyayı vatan yapmanın ana şartı hayatta ve ayakta kalabilmektir. Güçlü, kudretli, sağlıklı, birlik ve dirlik içinde ayakta kalabilmekten bahsediyorum. Bu bakımdan ben, coğrafyayı vatan yapmanın sırrını, mezarlıklarda ve kabristanlarda değil, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda, okullarda, mabetlerde, tarlalarda, fabrikalarda, denizlerde ve gökyüzünde aramışımdır hep. Şehitlikler mi? Onlar, bu saydıklarımdan oluşan kalınca bir kitabın kapak resmidir büyük sadece(1). Kapak resimleri ise, kitabın içinde bulunan bilgilerin özeti gibidir çoğu kere…

Peki, “Vatan için ölmek mi çok daha hayırlıdır, yoksa vatan için yaşamak mı?”sorusuna verilecek cevap noktasında, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bulunan “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.”(2) şeklindeki ayeti nasıl yorumlamak gerekecektir? Gayet basit! Görüldüğü gibi ayette “vatan uğrunda öldürülenler” denilmiyor, vatan uğrunda ölmeyi de içine alacak biçimde “Allah yolunda öldürülenler”den bahsediliyor. Zira vatan savunması da dâhil olmak üzere; Allah’ın biz Müslümanlara birçok konuda emri vardır ve bu emirleri yerine getirmek için çaba sarf ederken öldürülenlerin hepsi şehittir ve ölü sayılmazlar. Bu anlamda örneğin namusu ve şerefi ile ailesinin nafakasını kazanmaya çalışırken, zayıfa ve güçsüze yardım etmeye çalışırken, din kardeşlerinin arasını bulmaya çalışırken, insanlığa faydalı buluşlar yapmak amacıyla araştırmalar yaparken, ilim öğrenirken, namaz kılıp oruç tutarken öldürülenler de şehittir. Ancak elbette vatan savunması için canını feda edenlerin derecesi yine de diğerlerinden farklıdır. Çünkü yaşama hakkı en kutsal haktır ve şehitler, işte bu en kutsal haklarından vazgeçen diri insanlardır…

Şair Mithat Cemal Kuntay, her ne kadar “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” dese de biz, vatanseverliğin tek göstergesinin vatan uğruna dökülen kanların miktarı olmadığına inananlardanız. Yani bize göre vatanseverlikte tek belirleyici ölçü dökülen kan, yani şehit sayısı değildir. Vatanı mamur ve bayındır hale getirmek, onu çok daha yaşanabilir kılmak ve insanlığa faydalı hizmetlerde bulunmak için dökülen ter ve verilen emekler de en az bu uğurda dökülen kanlar kadar kutsaldır. Bu konuda bize ışık tutanlardan birisi de İslam Peygamberi Hz. Muhammet’tir. Bir hadisinde şöyle buyuruyor Hz. Peygamber: “Kıyamet günü şehitlerin kanı ile âlimlerin mürekkebi tartılacak ve âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından daha ağır gelecektir…”. Düşünsenize bir; yüz binlerce insandan mürekkep orduların yapamadığını bazen bir âlimin küçük bir buluşu, ya da bir politikacının küçük bir önerisi hallediveriyor. Hem de kansız ve kavgasız olarak. Ne diyordu Yunus Emre;
“Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola avulu aşı,
Bal ile yağ ede bir söz” *

Bu noktada “Yurtta sulh cihanda sulh” diyen büyük Atatürk’ü görmezden gelebilir miyiz? Ya da Birleşmiş Milletler Örgütü kurulması fikrini ilk ortaya atan insanı. Ya da ne bileyim ben, Dünya Kızılay ve Kızılhaç örgütleri ile Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün kurulması fikrini ilk ortaya atan insanları. Bu örgütlerin, kötü emeller için kullanılma ihtimalleri elbette vardır. BM’deki veto hakkının bazen kötüye kullanılması gibi. Ancak en azından isimleri söylenince akla ilk gelen amaçları son derece insanidir bu örgütlerin.

Hz. Peygamber’in, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce gibi muteber hadis kaynaklarında da yer alan ve muhtelif versiyonları bulunan bir hadisi vardır. Hadis kısaca vatan hudutlarında nöbet tutmanın faziletinden bahsetmektedir. Söz konusu hadisin bir versiyonu şöyledir:

“Bir gün ve bir gece sınırda nöbet tutmak, gündüzü oruçlu gecesi ibadetli geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Şayet kişi bu nöbet esnasında vazife başında iken ölürse, yapmakta olduğu işin ecri ve sevabı kıyamete kadar devam eder, şehid olarak rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerinden güven içinde olur.”(3).

Görüldüğü gibi, hadiste, şehitliğin önemi bir yana, nöbet tutmanın önemi net bir şekilde vurgulanıyor. Bu önemli işi yerine getirmek için de herhalde diri olmak, mümkün olduğunca sağlıklı olarak yaşamak gerekiyor… Kur’ân-ı Kerim’de yer alan “… Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur…(4) şeklindeki ayet de, en azından vatan için yaşamanın vatan için ölmek kadar, belki de ondan çok daha önemli olduğunu göstermektedir. Zira bir canı, dolayısıyla bütün insanlığı kurtarmak için, öncelikle sizin canlı olmanız, yani hayatta kalmanız gerekmektedir.

Bu anlamda, Şeyh Edebâli’nin, Osman Gaziye yapmış olduğu “İnsanı yaşat ki; devlet yaşasın” şeklindeki vasiyeti ve tavsiyesi de, herhalde Mâide Sûresi’nin 32. ayetinden hareketle söylenmiş olmalıdır. Dolayısıyla; Kur’an-ı Kerim’de geçen kimi ayetleri, Hz. Peygamber’in konuya ilişkin bazı hadislerini, bu konuda söylenmiş atasözleri ve deyimler ile Mehmet Akif ve Mithat Cemal Kuntay örneğinde olduğu gibi bazı şair ve ediplerin, vaktiyle savaş ortamında, cephede savaşan askerlere moral motivasyonu sağlamak amacıyla yazmış oldukları şiir ve edebi metinleri kullanarak ölümü kutsallaştırmanın doğru olmadığına inanıyoruz.

Bu noktada Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Bardakoğlu’nun bir açıklamasını konumuz açısından gayet ışık tutucu buluyorum. Şöyle diyor Diyanet İşleri Başkanı: “… Üçüncü-beşinci asırda yazılan kitapların pasajları arasına sıkışıp kalınmaması, 21. yüzyıla uygun bir dindarlık profili çizilmesi gerekir. Üçüncü-beşinci asırda yazılan din kitaplarından işimize gelen pasajları kendi çıkarımız için kullanmamalıyız… “(5).

Diyanet İşleri Başkanı, bu görüşü, son günlerde gündemi işgal eden küçük kızlara yönelik tecavüz/taciz olayları ve Hüseyin Üzmez davası çerçevesinde yapmış olduğu konuşmada dile getirmiş. Ancak onun bu görüşü, pek ala diğer konular için de geçerlidir. Sayın Başkan’ın bu görüşünden hareketle diyebiliriz ki; İslam’ın yayılmasına ihtiyaç olduğu veya Müslüman hükümdarların cihangirlik sevdasına kapıldığı zamanlarda şehitlik ve kahramanlık üzerine söylenmiş sözlere ve belki de uydurulmuş hadislere dayanarak, ölüm bu kadar yüceltilmemelidir. Tıpkı Sayın Başbakanın, yine Müslümanların kemiyet olarak çoğalmasına ihtiyaç bDolayısıyla günümüzde yapılması gereken birincil görevimiz, şehitliği yücelterek Müslümanları ölüme teşvik etmek değil, onlara yaşama zevkini ve şevkini aşılamak, Müslümanların sahip olduğu maddi kaynakları, Müslümanlar arasında adil bir şekilde,  yani hakça paylaştırmaktır…

Gerektiğinde ölmek mi? Elbette! Düşman namusumuza ve hârimi ismetimize tasallut etmeye kalkıştığında ölümü göze alarak kavgaya tutuşmak, zaten ortak görevimizdir. Ancak tekrar etmek gerekirse asıl görevimiz; vatan için ölüp, onu düşmanın kirli çizmeleri altında bırakmak değil, vatan için yaşayıp onu vatan toprağına sokmamaktır. Bu anlamda amacımız vatan için şereflice ölmek değil, vatan için şerefli, namuslu, güçlü ve başı dik olarak yaşamak olmalıdır. Bununla birlikte, vatanseverliğin en önemli ölçütlerinden ve belirleyici faktörlerinden birisi olan vatan uğruna dökülen kanların ve bu uğurda verilen şehitlerin sayısının bilinmesini de son derece önemli görüyoruz. Bu durum, en azından toplumun moral değerlerinin diri tutulması ve vatana bağlılık açısından son derece önemlidir.

En azından insanlarda,  “Vatan, uğruna ölünecek kadar kutsal bir varlıktır. Madem geçmişte atalarımız bu uğurda hiç çekinmeden canlarını verdi, gerekirse biz de verebilmeliyiz” düşüncesinin diri kalmasını sağlar…

*

Ömer Sağlam İsimlik Fotosu-1 Ömer Sağlam
_____________

1-Remzi Oğuz Arık, “Coğrafyadan Vatana” isimli eserinde bu konuyu enine boyuna anlatıyor olmalıdır. Ona göre; Anadolu’nun ilk yerleşik sakinleri, bu topraklara tesadüfen gelip yerleşmişlerdir. Dolayısıyla onu toprağına bağlayan şey, ilk başta midesi olmuştur. Ancak mideleriyle bağlı oldukları bu topraklar için zamanla dövüş ettikleri biliniyor. Fakat bunlar vatanın doğuşunu göstermez. Remzi Oğuz Arık’a göre vatan, kendimize maddi anlamda menfaat temin etmediği zaman bile yoluna can verebileceğimiz topraktır. Yazara göre insanların toprak uğruna çekinmeden can verebilmelerinin nedeni hatıralardır. Bu hatıralar olmasa insanın, toprağı vatan, edinmesi imkânsızdır. Bu hatıraların doğması, insanın o toprakta yaşaması ile mümkündür. Bu hatıraların sönmemesi, kaybolmaması, insan nesillerine taze bir güç olarak geçebilmesi, tarih ile mümkün olmaktadır. Bu bakımdan R.Oğuz Arık, tarihi, hatıralar yumağı olarak tarif ediyor. Ona göre vatanda yaşayan nesiller, bu yumağı çözerler şuurlarında işlerler. Vatan denen büyük gerçek işte böyle doğar.(bkz.http://www.kho.edu.tr/kutuphane/kitap/ozetler/00134ozet.htm).

2-Kur’an-ı Kerim, Bakara Sûresi, 2/154.

3- bkz. Müslim, İmâre 163. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 2; Nesâî, Cihâd 39; İbni Mâce, Cihâd 7.

4-Kur’an-ı Kerim, Mâide Sûresi, 5/32.

5- bkz. http://www.haberturk.com internet sitesinde yayınlanan 5.11.2008 tarihli ve “Ali Bardakoğlu’ndan taciz açıklaması” başlıklı veya http://www.milliyet.com.tr/ internet sitesinde yayınlanan 6.11.2008 tarihli ve “Utanıpgizleneceğine konuşuyor” başlıklı haberler.

Reklamlar

Yorumlar kapalı.