ÖS *Hûn Bixêr Hatin Amed ve Ya Beşar Men Dakka Dukka!

Yayınlandı: 21 / [05] Ömer Sağlam
Bu gruba ait tüm sitelerde yayınlanan makaleler, hiçbir dönemde sansür edilmemiştir. Ayrıca Nisan 2012′den
beri de redakte edilmemekte; doğrusu ve yanlışıyla eser sahibinin gönderdiği özgün hâlde yayınlanmaktadır.
Hükümet, şahsen benim de destek verdiğim dershaneler konusunu gündeme getirmekle başına büyük dert almış bulunuyor. Zira, Türkiye’deki dershanecilik sektörü, büyük ölçüde tarikat ve cemaatlerin elindedir. Fethullah Gülen Cemaati’nden tutun da geçtiğimiz Eylül ayında ölen ünlü vaiz Rıza Çöllüoğlu’nun kurucusu bulunduğu Muradiye Vakfı ile Işıkçılar ve Süleymancılar denilen cemaatlere varıncaya kadar hemen bütün cemaat ve tarikatların ya özel okulları vardır bu ülkede ya da dershaneleri. Bunların bir kısmı, Kur’an Kursu işletmeciliği de yapmaktadır bu ülkede. Hem de bu iş görevleri değilken ve bu konuda yetkileri bulunmazken. 2008 yılında Konya’nın Taşkent İlçesi’nde bulunan ve tüp patlaması sonucu hâk ile yeksan olup, 35 genç kızın ölümüne sebep olan kaçak Kur’an Kursu’nda olduğu gibi.
 
Örneğin “Süleymancılar” denilen cemaat, bu ülkede kaçak Kur’an Kursu   işletmeciliği yapan cemaatlerin başında gelmektedir. Kendilerine sorarsanız yurt işletmeciliği yapmaktadırlar. Oysa yardım toplarken sürekli “Kur’an Kursu” adını kullanmaktadır bu cemaat. Binalarını genelde şehir ve kasabaların kenarında ve yüksekçe bir alana yapan ve binalarında balkonsuz bir mimari tarzını benimseyen ve etrafını yüksek duvarlarla çeviren bu cemaat, içeride ne kursu verir bilinmez. Bunu bir kendileri, bir de Allah bilir…
 
Bu neviden okul, kurs ve dershane işletmeciliği yapan tarikat ve cemaatlerin, silme AKP’ye destek verdiği biliniyor 11 yıldır. Gelin görün ki; AKP hükümetinin özellikle dershaneleri kapatma ve buraları özel okula çevirme yönünde almış olduğu karar, tarikat ve cemaatleri ayağa kaldırmış bulunuyor. Bu konuda en çok sesi çıkan cemaat Nur Cemaati ve Fethullah Gülen’in “Hizmet Hareketi” adını verdiği Gülenciler. Çünkü en çok dershane onların elindedir. Bu cemaatin en büyük geçim kaynağı ve insan tavlama vasıtası yaptığı yerler dershanelerdir. Bu dershaneler, aynı zamanda cemaatin özel okullarını ve üniversitesini de besleyen mümbit bir kaynaktır. Ayrıca cemaatin, buralarda tavladığı zengin iş adamlarından sağladığı maddi kaynakları, yabancı ülkelerde faaliyette bulunan okullarına kanalize ettiği de bilinmektedir. İşte bu sebeple olacak, bu cemaatin hükümete karşı tepkisi pek sert oldu.
 
Rabiacılar ve Mursi Yasta Esat ve Sisi Keyiften Göbek Atıyor!
Günlerdir, özellikle de Taraf Yazarı Mehmet Baransu’nun, Gülen Cemaati hakkında 2004 yılında MGK’da alınan karar metnini yayınlamasından sonra ortalık toz dumana kesildi. Cemaatin elinde bulunan ve 11 yıldır hükümet lehine olmak üzere tek taraflı yayın yapan ve bu sebeple muhalif kesimlerce “Yandaş” ve “Yalaka”basın olarak isimlendirilen medya organları, hükümeti tam anlamıyla yaylım ateşine tutmuş bulunuyorlar. Bunun yanında cemaat kontenjanında milletvekili seçilenler de bir bir AKP’den istifa etmeye başladılar. Kütahya Milletvekili İdris Bal’dan sonra, İstanbul Milletvekili Hakan Şükür de AKP’den istifa etmiş bulunuyor.
 
O Kakan Şükür ki; Tayyip Bey’in manevi evladı gibiydi. Ortak yanları çoktu onunla. En başta ikisi de futbolcuydu. Dünyaya ve olaylara futbol ve top üzerinden bakıyorlardı ki; başbakan hem içeride, hem dışarıda  iki de bir “Maç başladıktan sonra kural konulmaz…” diyordu. Türkiye’ye zorluk üstüne zorluk çıkaran AB yetkililerine çatarken de böyle diyordu başbakan; maç başladıktan sonra kural değişmez! Hakan Şükür ile hukukları geçmişe dayanıyordu. Hakan Şükür’ün, boşandıktan sonra 1999 yılında meydana gelen Marmara depreminde annesi ve babasıyla birlikte Yalova’daki evlerinde ölen ilk eşi Esra ile olan nikahını İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı sıfatıyla Tayyip Bey kıymış, nikah şahitliklerini ise Fethullah Gülen yapmıştı.
 
Aktif futbolculuk hayatında Hakan Şükür ile yakın ilişki içinde olan Tayyip Bey, Hakan Şükür futbolu bıraktıktan sonra da bu ilişkiyi devam ettirmiştir. Ne de olsa Hakan Şükür cemaate mensup olduğunu açıkça topluma deklare etmişti. Belli bir oy potansiyeli vardı. Kendisini partiye kazandırmak gerekirdi. Öyle de yaptı. Hakan Şükür’ü ilk olarak Diyarbakır’da gördük Başbakanla birlikte. 12 Eylül 2010 referandumu öncesinde AKP otobüsünün üzerinde el ele “EVET” propagandası yapıyordu bu ikili.
 
2011 seçimleri ise malum; Tayyip Bey, güreşçi Hamza Yerlikaya’yı Güreş Federasyonu Başkanlığı’na kaydırarak ondan boşalan sporcu kontenjanına Hakan Şükür’ü yerleştirdi ve İstanbul Milletvekili seçilmesini sağladı.  Hakan Şükür’ü hep korudu Tayyip Bey. Onun, siyasi etik kurallarını çiğneme pahasına milletvekilliğini bir tarafa bırakıp, DİGİTÜRK isimli özel TV kanalında astronomik ücretle spor yorumculuğu yapmasına bile göz yumdu. Hakan Şükür’e bu konu sorulduğunda,  o, Tayyip Bey’i kasıtla “Beyefendi izin verdi…” diyerek geçiştirdi konuyu. Yani Hakan Şükür vermiş olduğu bu cevapla “Hoca efendi caiz gördü, Tayyip Bey müsaade etti, gerisi vız gelir tırıs gider” demek istiyordu. Bir başka deyişle;“…..den aşağı Kasım Paşa!” demek istiyordu. Ancak istifa ederek, nikah memurundan yana değil, nikah şahidinden yana tavır aldı Hakan Şükür…
 
Polis Akademisi Eski Öğretim Üyesi de olan Prof. Dr.İdris Bal’ın, istifası neyse de Hakan Şükür’ün AKP’den kopuşu çok kötü koydu AKP yönetimine. Partinin ikinci adamı konumundaki Mehmet Ali Şahin’in Hakan Şükür’ün istifası hakkında söylediği Bana emrettiler, AK Parti’ye geldim. Şimdi emrettiler ayrıldım”şeklindeki özdeyiş, AKP’deki bu büyük üzüntünün öfke halinde dışa vurumundan başka bir şey değildir. Ancak AKP yönetiminin hesap edemediği bir şey vardı. O da partiden kopan Prof. Dr. İdris Bal’ın, aynı zamanda bu ülkede görev yapan pekçok polis amirinin ve müdürünün Polis Akademisi’nden hocaları ve onlara polisliğin ince noktalarını öğreten bir kişi olmasıydı ki; yolsuzluk operasyonunu başlatan polislerin içinde muhtemelen Prof. Dr. İdris Bal’ın öğrencileri de vardır!
 
Onca kepazelikten ve birçok bakanın oğlunun isminin de karıştığı onca maskaralıktan sonra yazılı ve görsel medyaya, özellikle  sosyal medyaya bakıyorum, hükümete bu konuda destek verenler de var! Hem de hiç utanmadan, sıkılmadan! Neymiş efendim, bu operasyonun kaynağı okyanus ötesidir. Yani ABD-İsrail (NEO CON) oyunundan ibaret bir komedidir bu operasyon! Belki de öyledir; ancak biz, Ergenekon ve Balyoz Operasyonlarının da okyanus ötesinden yönetildiğini söylediğimizde hükümeti gözü kapalı destekleyen bu aymazlar ve hükümet çevreleri “Yok öyle bir şey. Adamlar bal gibi darbe planı yapmışlar. Bunun en açık belgesi toprak altından çıkarılan mühimmatlardır. Bağımsız yargıya müdahale edilemez. Polis yargının talimatıyla işlem yapıyor. Bu adamlar hakkında verilecek karar, askerlerin gelecekte darbe yapmalarını da önleyecek bir anlam taşımaktadır. Bundan sonra sıkıysa darbeye kalkışsınlar…” diyorlardı.
 
O günlerde İstanbul Poyrazköy ve Ankara Zir Vadisi’nde kameralar eşliğinde yapılan kazılarda toprağa gömülü silahları elleriyle koymuş gibi bulan polise alkış tutanlar, iki gün önce bakanların oğullarının ve Türkiye Halk Bankası Genel Müdürü’nün evinde kameralara yakalanan milyonlarca dolarlık para destelerini ve bir banka şubesini aratmayacak biçimdeki çelik kasa kalabalığını gördüklerinde acaba neler düşündüler?
 
AKP yandaşlarının ve her devrin adamı olan  şakşakçılarının kısık sesle de olsa birka gündür hükümete destek veriyor görünmelerinin asıl sebebi arpadır aslında!Arpalarının kesilme ihtimali, onları çoktan derin derin düşündürmeye başlamış bulunmaktadır.
 
Dün (18.12.2013) akşam CNN Türk’de Ahmet Hakan Coşkun tarafından hazırlanıp sunulan programa katılan Akil Adam Hüseyin Yayman’ın durumuna Allah hiç kimseyi düşürmesin. Av.Turgut Kazan ve gazeteci Faruk Mercan’ın karşısında öyle ezildi öyle ezildi ki; adeta nereye yapışsa elinde kaldı. Delik olsa girecekti program boyunca. O Faruk Mercan ki; Şamil Tayyar ile birlikte Ergenekon ve Balyoz Davaları’nın en önemli savunucularından birisiydi vaktiyle. AKP’ye sırt çevirdiğine göre o da cemaat mensubu muhtemelen. Çünkü “Yolsuzluk Operasyonu”nu başlatan savcılara ve polislere sonuna kadar destek verirken, çocuklarından dolayı bakanlara neden ilişilmediğini sordu durdu program boyunca. Hatta Turgut Kazan’ın, operasyonun koordinatörü olan Savcı Zekeriya Öz’e güvenmediğini söylemesine bile çok kızdı Faruk Mercan. Ne de olsa hükümete yönelik bir operasyondu ya; Faruk Mercan’ı pek bi sevindirmişe benziyor bu iş. Aynı zamand Gazi Ü. İk.İd.bil.Fak. Kamuyönetimi bölümünde öğretim üyesi ve Hüriyyet gazetesi yazarı da olan Doç. Dr. Hüseyin Yayman, dünkü program sırasında “Yolsuzluk” operasyonunu başlatan savcıları ve polisleri açıkça“CUNTA” olarak nitelendirmiş bulunmaktadır. Böyle bir kafa, bu milletin gençlerine nasıl ders verir ve bunun karşılığında bu devletten nasıl maaş alır doğrusu hayretler içindeyim!
 
Başbakan Ne Demek İstedi?
Sosyal medyada dolaşan bir video görüntüsünde Başbakan yıllar önce şöyle haykırıyor kürsüden:Bugüne kadar evladından hırsızlık öğrenen baba görmedim, duymadım. Hırsızlık babadan evlada geçer, evlattan babaya değil…”(1). TIKLA

Başbakanın bu sözü ne kadar doğrudur ve hırsızlık da genetik bir hastalık mıdır elbette bilmiyoruz. Bu konuda tıbbî bir bilgi var mı şahsen onu da bilmiyorum. Eğer  başbakan, bu sözleri tıbbi araştırmalar sonucunda ortaya çıkan somut gerçeklerden hareketle söylemişse, hırsızların babası ve elbette çocukları göz altına alınan AKP’li bakanlar yandı demektir!  Zira ya evlatları hırsızlık yapan babalar da tıpkı çocukları gibi hırsızdır ya da bunların eşleriyle olan ilişkilerinde sıkıntılı bir durum var demektir! Ya da başbakan, içinde bulunduğu güç ve güven patlaması ile  bilmeden ve ağzına geldiği gibi konuşuyor demektir.

 
Eğer hırsızlık yapan çocukların babalarında hırsızlık geni yoksa ve bu adamcağızlar hırsız değilseler; çocuklar ya başbakanın söylediğinin aksine hırsızlık genini annelerinden almışlardır  ve anneleri hırsızdır, ya da anneleri onları başkalarından peydahlamışlardır! Bu mümkün değilse ve hırsız evlatlar, hırsız olmayan babalarının ve annelerinin genlerini taşıyorsalar, şu halde başbakan düpedüz yalan söylemese bile en azından yanlış konuşuyor demektir!
 
Eh, Gölbaşında yüksek gerilim hattına takılarak düştüğü, görgü tanıklarının ifadesiyle ayan, beyan ortada iken ve olay yerindeki gerilim hatlarındaki parçalanmalar TV ekranlarından şakır şakır millete izletilirken “Yüksek enerji hatları yanlış bir bilgiydi. Olay tamamen teknik…”(2) şeklinde açıklama yapan bir başbakandan da ancak “Bugüne kadar evladından hırsızlık öğrenen baba görmedim, duymadım. Hırsızlık babadan evlada geçer, evlattan babaya değil…” şeklinde bilimsel temelden yoksun, vaktiyle politik muarızlarını itham etmek için söylenmiş sözler sadır olur efendim.
 
Oysa bize göre de insan, doğuştan değil, sonradan, yani “KIR ATIN YANINDA DURAN YA HUYUNDAN YA SUYUNDAN” hesabı, özellikle çevrenin etkisiyle hırsız olur. Eğer bu suçu işledikleri kesinleşirse, bilinmelidir ki; Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar’ın mahdumları da, işledikleri suçu, çevrenin etki ve baskısıyla ve hassaten babalarının gücüne dayanarak işlemişlerdir. Bu konuda annelerinde hiçbir kusur yoktur. Elbette evlerinde istiflenen para destelerini, evdeki çelik para kasalarını ve çocuklarının yaşadığı hovardaca ve mirasyedi hayatı görüp de eşleri olan bakanlara veya polise ihbar etmemeleri dışında…
 
Men Dakka Dukka
Hükümet çevreleri, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yüklenirken ne onun “Çarkçı”ve “Çarkçıbaşı” olduğunu bıraktılar ne de onun bir “Dersim Ermenisi” olduğunu. Hatta onun CHP lideri olmasını Deniz Baykal hakkındaki kaset skandalına bağlayarak “Kasetle gelen kasetle gider” şeklinde hülasa etmeye bile kalkıştılar(3). Başbakan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat’a yüklenirken sözüm ona o fasih Arapçasıyla “Ya Beşar, men dakka dukka = Ey Beşar eden bulur”bile dedi(4). Ancak gelin görün ki; şimdi kendileri kasetle gidecek gibiler. Dinleme kasetleri çoktan yayınlanmaya başladı bile(5). Sözcü gazetesi, tutuklanan iş adamlarından  Rıza Sarraf’ın, 19.04.2013 tarihinde AB Bakanı Egemen Bağış’ın ofisine paketle gelip, paketsiz çıktığına dair görüntüler yayınladı 19 Ardalık 2013 tarihli sayısında.
 
Anlaşılan bunlar da aynı yöntemle gideceklerdir. Çünkü herkesin bir hesabı vardır, Allah’ın da bir hesabı vardır. O Allah ki; bu hesabı görmekte hiç acele etmez. Mutlaka en uygun zamanı kollar. Demek ki; O ULU HAZRET’e göre; en uygun zaman bu zamanmış! Yani, Usta’nın Çankaya rüyaları görmeye başladığı zaman!
 
Sanırım şu anda Mısır’daki Rabiacılar ve onların Türkiye’deki uzantıları yas içindeler. Olayları duyan Muhammed Mursi çoktan karalar bağlamış olmalıdır! Ne de olsa “Değerli Yalnız” pozisyonuna düşmeyi bile göze alarak dünyada kendilerine destek veren tek lider durumundaki Tayyip Erdoğan, son derece zor durumda.  Suriye Lideri Beşar Esat ile Mısır’daki Darbeci General Abdülfettah El-Sisi ise zevkten dört köşe olmalılar! Ne de olsa Orta Doğudaki, hatta dünyadaki  tek muhalifleri olan Tayyip Erdoğan’dan kurtulmak üzereler. Peki; Tayyip Erdoğan bütün bunlara rağmen gitmez ve direnir mi? Sanmıyorum. Bu durumda yerden yere vurduğu, hatta hakaret etme adına ismini bile değiştirip Esed’leştirdiği Beşar Esad’tan ve Abdülfettah El-Sisi’den ne farkı kalır ki. Tayyip Bey boşuna heveslenmesin, batı dünyası kendisinden vazgeçer ama Beşar Esad’tan asla vazgeçmez. Daha doğrusu vazgeçemez. Çünkü Suriye’de El Kaide ve diğer cihatçı grupların yükselişinden endişe eden Batılı ülkelerin, “Devlet Başkanı Beşar Esad’ı koltuğundan indirmeye sıcak bakmadığı” bilinmektedir(7).
 
Başbakan: Gezi Parkı Eylemleri Polis ve Savcıların Ortak Oyunuydu!
Başbakan başta olmak üzere; hükümet çevreleri telaştan, üzüntüden ve öfkeden dolayı ne dediklerini, sözlerinin nereye gittiğini bilemez durumdalar. Başbakan“Yolsuzluk Operasyonu” hakkında dün öyle bir laf etti ki; “al sana bir kaya, nereye dayarsan daya” cinsinden bir laftı bu laf. Direk savcıları ve polisi hedef alıyordu sözleri. Başbakanın bu sözlerini kim nasıl yorumladı bilmiyorum ama bana göre; Tayyip Bey bu sözleriyle Gezi Parkı eylemlerini de savcıların ve polisin üstüne yıkmış bulunuyor! Nedir Tayyip Bey’in bu anlama gelebilecek sözleri. İşte o sözler:
“Biz bunlara yabancı değiliz. Gezi olaylarında başarılı olamayanlar yeni bir adım attılar…”(8).
 
Zira biz biliyoruz ki; Gezi Parkı Eylemleri, ezilen, ötelenen, örselenen, ötekileştirilen ve Tayip Bey’in “Evlerinde zor tuttuğumuz %50 var” diyerek tehditlerine, “camide içki içtiler” şeklindeki iftiralarına  maruz kalan örgütsüz yığınların yaptıkları bir eylemdi. Sonradan aralarına kimi örgütler de sızmış olabilir mi? Olabilir.
 
Yine anlaşılıyor ki; İstanbul’da başlayıp arkasından diğer illere de yayılan yolsuzluk operasyonu, savcının ve polisin işbirliği ile gerçekleştirilen bir operasyondur. Bu bakımdan İstanbul Emniyeti’nden ikisi İl Emniyet Müdür Yardımcısı olmak üzere 11  Müdürün, arkasından da bugün (19 Aralık) itibarıyla İstanbul Emniyet Müdürü  Hüseyin Çapkın’ın görevden alınması, Ankara’da ve diğer illerde görevden alınanlarla birlikte sayıları 40’ı aşan emniyetçinin görev yerinin değiştirilmesi son derece ilginç olmalıdır. Hadi İstanbul’dakileri aldınız, peki ya diğer illerdekileri neden görevden aldınız? Yoksa “Cemaate mensup” oldukları bilinenleri mi temizliyorsunuz? Madem bu adamları zararlı görüyorsunuz, o zaman neden vaktiyle bu görevlere getirdiniz? Yoksa öküz ölünce artaklık bozuldu mu diyorsunuz?
 
Gezi Parkı eylemleri sırasındaki tutumları yüzünden “KAHRAMAN” ilan edilerek birer maaş ikramiye ile ödüllendirilen polislerin, henüz üç-beş ay sonra olmak üzere şimdi bu şekilde suçlanması, başbakan adına tam bir talihsizliktir. Öte yandan Tayyip Bey’e, “Gezi Parkı eylemleri sırasında Türk  Gençleri, yolsuzluk operasyonu sırasında ise Türk Savcıları ve Türk Polisleri yabancı güçlerin etkisiyle hareket ettilerse ve onların yönetimine girdilerse hükümet olarak siz neredeydiniz? Yoksa bu ülkeyi siz yönetmiyor musunuz?” diye sorsak, hata yapmış olur muyuz efendiler?
 
“Etme Bulma Dünyası” Diye İşte Buna Derler!
Bülent Arınç, mutat olduğu üzere ağlamaklı bir sesle; dün şöyle diyordu: “Bir İç İşleri Bakanının, oğlunun tutuklandığını basından öğrenmesi kadar acıklı bir şey olabilir mi”. Sonra da bakan çocuklarının gece yarısı derdest edilip emniyete götürülmelerini “Alçaklık” olarak tanımlamaktadır.
 
Bülent Arınç, zaman zaman olduğu gibi bu konuda da doğru söylüyordu. Evet, ciddi ve Tayyip Bey’in sık sık tekrarladığı üzere, “Üzerinde kolayca operasyon yapılacak bir muz cumhuriyeti veya üçüncü dünya ülkesi” olmadığına inandığımız Türkiye için bundan daha acıklı bir şey olamaz!
 
Ancak Sayın Arınç’a hatırlatırız ki; bir ülkenin Genel Kurmay Başkanı’nın terör örgütü lideri olarak tutuklanıp müebbet hapis cezası alması kadar acıklı bir şey de olamaz! Arınç’ın “gece yarısı gözaltı” ve “masuniyet” itirazlarına hapisteki Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ twitter hesabından şu yanıtı vermiş:
 
 “-Söz konusu vatanına, milletine, devletine ve ordusuna sadakatle hizmet etmiş askerler olunca masumiyet karinesi unutuluyor-. Başbuğ, sayfasında, Balyoz Davası kapsamında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan fakat sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilen Ergin Saygun’un kızı Ece Saygun’un şu paylaşımına da yer vermiş: -Emekli Orgeneral babam, sabah 6 da gözaltına alınmıştı. Sabah 5’te kaldırıp sabıka fotoğrafı çekmişlerdi. Yaşı 65. Yılmadı. Unutmadım-”(9).
 
O Tabela Oradan Ya İnecek Ya İnecektir!
Tunceli Belediye Başkanlığı’nın kapısına “Dersim Belediyesi”, Diyarbakır Belediyesi’nin kapısına  ise “Amed Belediyesi” tabelaları asıldı evvel Allah! Artık Kürtçülere karada ölüm yok! Ancak gelin görün ki; ikisi de yasa dışı! Çünkü Diyarbakır’ın ve Tunceli’nin adı, bildiğim kadarıyla henüz değişmedi. Anlaşılan “Demokratikleşme Paketi”nde bulunan yerleşim yerlerine eski isimlerinin verilebileceğine dair düzenlemeye dayanarak mahalli politikacılar böyle bir çirkinliğin altına imza atmışlar. Üstelik Diyarbakır Belediyesi’ne asılan tabela Türkçe değil Kürtçe! Yani çifte skandal var Diyarbakır’da; ŞAREDARIYA BAJAÊ MEZİN AMED!
 
Nasıl kulağınıza hoş geliyor mu bu isim? Bundan sonra Diyarbakır Belediyesi’ne gidenler hûn bixêr hatin ŞAREDARIYA BAJAÊ MEZİN AMED!” teşrifatıyla karşılanacaktır. Elbette Diyarbakır’a gidenler de “hûn bixêr hatin Amed!”şeklinde karşılanacaktır.
 
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi binasında tabelanın üzerinde çift başlı bir kartal remzi vardır. Sanmayın ki; Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin logosu da olan çift başlı bu kartal, meşhur Selçuklu kartalıdır! Hayır; bu kartal Mesut Barzani’nin partisi olan KDP’nin de remzi olan bir Kürt kartalıdır!
 
Kürtçüler, “hûn bixêr hatin Amed” dedirtme amaçlarına şu ya da bu şekilde ulaşmış bulunuyorlar. “hûn bixêr hatin Kürdistan” da dedirtecekler mi ve Allah bize o günleri gösterecek mi bilmiyorum. Bu gidişle o günler de gelecek gibi. Çünkü bu adamlar TBMM kürsüsünde bile rahat rahat Kürdistan diyebiliyorlar ve bunun için göğüs göğse muharebeyi bile göze alabiliyorlar! Sırrı Sakık aymazı, bunun için gerekirse kan akıtmayı çoktan göze almış bulunuyor. Bunu mecliste açık açık ilan etti geçenlerde…
 
Özetle; Diyarbakır ve Tunceli’de gayriyasal ve defacto bir durum vardır ki; bu sineye çekilebilecek bir durum değildir. Bu tabelalar, en azından şimdilik asıldıkları yerden indirilmek zorundadır. Madem bu ülke, üzerinde kolayca operasyon yapılacak bir muz cumhuriyeti değildir, o zaman indirin o tabelaları asıldıkları yerlerden kardeşim.  “Tu ka ka” yerine koyduğunuz Tansu Çiller bile “Kardak Krizi” sırasında O BAYRAK ORADAN YA İNECEK YA İNECEK” diyerek sergilemişti bu delikanlı tavrı. Hem de kadın başıyla. En azından MHP parti grubundan bu tavrı bekliyoruz. MHP, halkın desteğini almak istiyorsa, bu tür tavırları sergilemek zorundadır. Sabırsızlıkla bekliyoruz bu erkek tavrı MHP’den. Hele de AKP’nin “Yolcudur abbas, bağlasann durmaz” pozisyonnuda olduğu şu zamanda…
 
Ömer Sağlam
_____________
Reklamlar

Yorumlar kapalı.