ME *BİR ÖMÜR BÖYLE GEÇTİ

Yayınlandı: 26 / [019] KONUK YAZARLAR
Etiketler:

Seksen yedilik annemizin ifâdesiyle 107 Kasım’da doğmuşuz. Bu târih yeni takvimde 22 Şubattır. Artık, bir yaşı daha devirip altmış beşe ayak basıyoruz. Nâzım’ın dediği üzere, boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman! 1940’ta Vize’de başlayan dünyâ mâcerâmız, aradaki kısa uzun bir takım duraklardan sonra hâlen Edirne’de devam etmektedir. Bu bizi, “Neydi, ne oldu? Ne gördük, ne yaşadık?..” gibi düşüncelere sevk etmiştir. Böylece dalıp gittiğimizde hatırımızdan bakalım neler geçmiştir…

Hâtırâların hangi çağımızdan başlamakta olduğunu açık olarak bilemiyoruz. Ancak, yedi yıl yaşadığımız Vize’den hatırımızda pek bir şey kalmamıştır. Kendisini doksanlarında kaybettiğimiz bir halamız, doğum günümüz için şunu demiştir: O gün, hava o kadar soğuk o kadar soğuktu ki, tükürsen, yere bir parça buz düşerdi! Soğukla başladık ya, gene de öyle devam edelim. Zamânın kışlarında her gün kar yağmasa bile, yerdeki henüz erimeden bir daha bir daha yağardı. Binâ alt katlarının kuzey duvarları belki bütün bir kış süresince kar yığınlarıyla örtülürdü. Evimizin iç bahçeye açılan dış kapısı ardında, yığılan karı açmak için büyük bir kürek bulunurdu. Saçaklardan bacak kalınlığındaki buzlar sarkarlardı. İkinci Dünyâ Savaşı sırasında, pencerelerin siyah perdeleri özenle kapanır, lâmbalar olabildiğince kısılarak dışarıya ışık sızmamasına çalışılırdı. Vatandaşa sağlanan bâzı ihtiyaç maddeleri kaşeyle nüfus cüzdanlarına işâretlenirdi. Türkçe ezan okunur ne dendiği bir güzel anlaşılırdı. Paraların üstünde, vatan kurtarıp devlet kuran Atatürk’ün değil, kendine Millî Şef dedirten İsmet İnönü’nün resimleri vardı! Pullarda da böyle olmakla birlikte, biz bunu daha sonra İstanbul’a göçüp, orada okula başlayınca görüp öğrenmişizdir. Millî Şef’’in büst ve heykelleri de Atatürk’le yarışır bir hâldeydiler!

1947: Artık İstanbul’daydık. Ülke olaysız ve sâkindi. Meselâ, yılda birkaç kere işlenen cinâyetler, konu sıkıntısı çeken gazetelerde dizi filmler gibi günlerce anlatılırdı. 
1948: Romanya’dan kaçan pilot binbaşının kullandığı tek kişilik branda uçak, evimize yakın bir yere inmişti. Bu nasıl bir olaymış ki, bütün bir İstanbul halkı belki iki ay süreyle başında silâhlı nöbetçilerin beklediği uçağı, uzaktan olsun görebilmek için Eyüp-Râmi’deki bu yere taşınmıştı. 
1950: CHP seçimi kaybetmiş yerine DP gelmişti. 
1951: Bir uçak bütün bir gün İstanbul üstünde dolanıp durmuş, bunun pervânesiz bir uçak yâni jet (buna tepkili uçak denmişti) olduğunu öğrenen halk, pervânesiz nasıl olabilir diye çok şaşırmıştı! 
1953: Dumlupınar denizaltımız, Çanakkale Boğazı Nâra Burnu’nda batmıştı. Aynı yıl Tuna’dan kopan buz kitleleri, fazlaca eriyip ufalmadan İstanbul Boğazı’na kadar gelebilmişlerdi. Gene bu yıl, Atatürk nihâyet Anıtkabir’e taşınmış, radyo olayı naklederken onu henüz kaybetmiş gibi üzülüp ağlamıştık. 
1954: İstanbul’a “Âvâre”diye bir Hint filmi gelmiş, bâzı sinemalarda kesintisiz altı aya varan sürelerde oynatılmış, ikisini hâlâ hatırlayabildiğimiz melodileriyse dillerden düşmemişti. 
1955: “6-7 Eylül” olayları yaşanmış, millî ekonomi bundan büyük zararlar görmüştü. 
1956: Futbolun yenilmezi Macaristan’ı İstanbul’da 3-1 devirmiştik ki, bu ülkece ulaştığımız en büyük sportif başarı sayılmıştır. O dönem, vatandaşın yüzde 70, 75’i Fenerbahçe’yi tutardı. İçlerinden bir kaçı kadın, kız olmak üzere yüzde üç, beş kadar Galatasaraylı vardı! Kalanları Beşiktaşlıydılar, diyeceğiz ama küçük bir ek yazarak. Bin kişiden biri de o zaman İstanbul birinci liginde oynayan Vefalıydılar! Meselâ biz, salt Vefa’yı tutan kişiyi hayatımız boyunca sâdece bir defâ tanımışızdır. Ankara’daki bir sınıf arkadaşımızsa Fenerbahçe’den sonra ikinci kulüp olarak Vefa’yı tutuyordu! 
1957: Seçim kazanmasına rağmen, öncesine göre oldukça gerileyen DP, Vatan Cephesi adıyla bir destek örgütü kurmuştu. 
1958: İzmit körfez vapurlarından biri batmış ve çoğu öğrenci olan yaşıtımız yüzlerce kişi boğularak ölmüşlerdi.
1960: Öğrenci, polis kavgası hızla gelişip 27 Mayıs’a gelinmişti. 
1961: Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan isimli politikacılar îdam edilmişlerdi. 
1964 : Türkiye’nin son kırk yılına damgasını vuracak birinci kişi Süleyman Demirel, Adalet Partisi Genel Başkanı seçilmişti. 
1965: İki yıl önce politikaya giren 27 Mayıs’ın sesi Başbuğ Alpaslan Türkeş CKMP’ye başkan olmuştu.
1967: Anadol otomobili yapılmıştı. 
1971: Ordu, bir muhtırayla Hükûmet’i düşürmüştü. 
1972: CHP’de, İnönü’yü deviren Bülent Ecevit lider olmuştu. 
1973: İkinci adam İnönü ölmüştü. Necmettin Erbakan Hoca, aynı yıl MSP’yi kurup başına geçmiş ve laisizme cephe almıştı. 
1974: Kıbrıs’taki olaylar mâkûl sınırları aşınca, anlaşmalarla doğan hakkımızı kullanıp Ada’ya çıkmıştık. Başbakan Ecevit millî kahraman ilân edilmişti. Aynı yıllarda gençlerin sağ, sol çatışmalarına sürüklenmiştik. 
1980: Ordu, 12 Eylül’de ülke yönetimine el koymuştu. Partiler kapatılıp liderleri gözetim altına alınmışlar, liderler ayrıca politikadan yasaklanmışlardı. Tavrında direnen Demirel, politika muhitinde “Bir Bilen” diye saygı görürken, aynı yıl CHP’den istifâ edip daha sonra âilece yeni parti kuracak Ecevit’e ise derin espriyle “Bir Bölen” denilmişti! 
1983: Yeni partilerle seçimlere gidilmiş, yeni liderlerle tanışmıştık. Turgut Özal, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak ülkeyi biraz oyalamış, ölünce unutulmuştu. Diğerleri aynen silinmişler, daha yenileri gelmişlerdi. 
1985: “Atatürk’ü sevmek ibâdettir!” dediğiyle hatırlamak istediğimiz Celâl Bayar 104 yaşında ölmüştü. 
1987: Mikro farkla da olsa halk oylamasını eski politikacılar kazanmışlardı. Ayrıca ormanlar yanmış, depremler olmuş; trafik vurmuş ve yanıp yıkılmış, yaralanıp ölmüştük.

Dünyâya gelince… 
1945: İkinci Savaş bitmişti. 
1950: Kore Savaşı başlamıştı; bloklar çatışmasında Kuzey’e karşı biz de yer almıştık. 
1953: Stalin ölmüştü. 
1957: Sovyet Sputnik’i uzaya gönderilmişti. 
1958: ABD’nin Explorer’ı uzaydaydı. Şu var ki, iki taraftan da bunları uçuranlar Hitler’in uzmanlarıydılar! Ünlü dergi Paris Match şöyle bir karikatürü basmakta gecikmemişti: İki uzay aracı sohbet ediyorlardı! Hangi dilden mi? Elbette ki Almancayla! 
1962: Fransa çekilmiş, Cezâyir bağımsızlığını kazanmıştı. 
1963: John Kennedy vurulmuştu. 
1967: İsrâil, savaştığı Arapları perîşân etmişti. 
1969: İnsanlık ABD eliyle artık aydaydı. 
1971: Bengaldeş Pakistan’dan kopup bağımsız devlet olmuştu. 
1973: Şili’de ordu devreye girmişti. 
1977: Vietnam’da taksitle kaybeden ABD son taksiti de ödemişti! 
1979: Molla Humeynî, asâleti kendinden menkûl İran Şâhı’nı uzaktan kumandayla Fransa’dan devirmişti! 
1982: Arjantin ve İngiltere, Falkland adalarında mini bir savaşa tutuşmuşlardı. 
1989: Başlı başına târih yazılıp, Sovyetler yıkılmıştı. Ayrıca, şu yalan dünyâda yan gelip yatmak, tembel, rahat yaşamak varken, elin gâvuru boş oturmamış, hiç bir şeyden el çekmemişti. Karada ve denizde, havada ve uzay da aramış, bulmuş, denemiş, yapmıştı. Bünyelere girip, kopya diyerek babasız hayvanlar türetmişti. Kimya, tıp, elektrik, elektronik, fizik, matematik, optik, arkeoloji, biyoloji, kozmoloji, sosyoloji, teknoloji, diğer bütün …ikler ve …lojiler durmaksızın gelişmiş, gelişmiştiler.

“Muâsır medeniyet” diyen Atatürk, bunu sanki bize değil de Gâvur’a söylemişti!


Mete Esin

Reklamlar

Yorumlar kapalı.