6e1a3-sans25c325bcr2byaz25c425b1s25c425b1

 

Bizim tarihimizde “İkinci Viyana Kuşatması” ya da “Viyana Bozgunu” olarak bilinen bir olay vardır. Bir hayli dramatik bir hadisedir İkinci Viyana Kuşatması ve arkasından gelen bozgun. Olayın kahramanı Merzifonlu Kara Mustafa Paşadır(1634-1683). 1683 yılında ve Avcı Mehmet de denilen Padişah IV. Mehmet döneminde yaşanmıştır.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Osmanlı’nın son dönemlerinde sadrazamlığa getirile ender Türk devlet adamlarından birisidir. Tıpkı kayınpederi Köprülü Mehmet Paşa ve kayınbiraderleri Fazıl Ahmet Paşa ve Fazıl Mustafa Paşa gibi. Kara Mustafa Paşa, 1672-1676 yıllarında Lehistan (Polonya) ile yapılan, 1676-1681 yıllarında Ruslarla yapılan savaşları kazandığı halde, nedense hep İkinci Viyana Kuşatması ve arkasından gelen bozgunla anılmaktadır. Tarihçiler, İkinci Viyana Kuşatması’nın başarısızlıkla sonuçlanmasını çeşitli sebeplerle açıklamaktadırlar. Bu sebeplerden birisi de, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın, hırslı ve şöhrete oldukça düşkün bir devlet adamı olması ve Kanuni Sultan Süleyman’ın bile almaya muktedir olamadığı Viyana’yı fethederek, ondan daha büyük bir üne sahip olmak istemesi, bunun için de zaten duraklama dönemine girmek üzere olan Osmanlı’nın zayıf bir döneminde yeterli ve gerekli hazırlıkları yapmadan böyle büyük bir işe kalkışması şeklinde açıklanmaktadır.

İkinci Viyana kuşatmasına katılan vezir ve kumandanlardan birisi de boyunun uzun olmasından dolayı “Koca” ve “Uzun” lakaplarıyla anılan İbrahim Paşa’dır. Arnavut asıllı olan ve doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen Koca İbrahim Paşa, Avusturyalılar tarafından ele geçirilen Macaristan topraklarını kurtarmakla görevlendirilmiş, ancak bazı kaleleri ele geçirmekle birlikte fazla bir varlık gösterememiştir. İkinci Viyana Kuşatması sırasında ise emrindeki birliklerle Yanıkkale’ye kaçarak, bozguna zemin hazırlamış ve bu sebeple Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından savaş meydanında boğdurularak idam edilmiştir(1683). Resmi tarihler olayı kısaca böyle anlatırlar.

Ancak tarihin arka sayfalarını ve gölgede kalmış yanlarını anlattıklarını iddia eden kitaplarda ilginç bir rivayet daha vardır bu konuda. Bu kitaplarda denilir ki:

Koca İbrahim Paşa, Viyana’yı bir an önce fethederek ün yapmak isteyen Kara Mustafa Paşa’ya,

-“Paşam, önce düşmana yardım gelmesi muhtemel yolları ele geçirelim, arkada ve yanlarda kalan irili ufaklı kaleleri zapt edelim, daha sonra Allah’ın izniyle Viyana’ya yükleniriz…”

Bir an önce Viyana’yı ele geçirip, Kanuni Sultan Süleyman’ın bile başaramadığını başarmış bir adam olarak tarih geçmek isteyen Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Koca İbrahim Paşa’nın, kendisini oyaladığını ve işleri savsakladığını düşünerek kendisini oracıkta idam ettirir. Tıpkı Yavuz Sultan Selim’in aynı düşüncelerle Çaldıran’da Sadrazam Hemdem Paşa’nın kellesini vurdurduğu gibi! Koca İbrahim Paşa, idam edilmeden önce celladına, Padişah IV.Mehmet’e verilmek üzere bir mektup teslim eder. Mektupta şunlar yazmaktadır:

-“Hünkârım, Sadrazam Mustafa Paşa, ben İbrahim kulunuzu haksız yere idam ettirmektedir. Ancak selameti vatan için sakın kendisine dokunulmaya. Zira ki; kendisi bu vatan ve bu millet için lüzumlu bir devlet adamıdır…”

Netice, tam da Koca İbrahim Paşa’nın dediği gibi olmuştur. Osmanlı Ordusu, Viyana’yı kuşattığında, arkada ve yanlarda boş bırakılan kaleleri ele geçiren düşman güçleri ve Viyana’nın yardımına gelen Avrupa ülkelerinin orduları, arkadan hücum ederek Osmanlı ordusunu iki ateş arasında bırakmış ve yenilgiye uğratmıştır. Koca İbrahim Paşa’nın yazmış olduğu mektup Padişah’ın eline ulaştı mı bilinmez ama Viyana bozgunu üzerine Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Padişah’tan gelen bir ferman üzerine boğdurularak idam edilmiştir(1683).  

Fırat Kalkanı Harekâtı  
Yaklaşık bir aydır Suriye topraklarında devam eden Fırat Kalkanı Harekâtı’nı düşündükçe nedense aklıma hep yukarıdaki hikâye gelir benim ve bu yüzden de korku nöbetleri geçiririm! Konunun uzmanlarının televizyondaki konuşmalarından ve ekranlara yansıttıkları haritalardan okuduğum kadarıyla; Suriye’deki TSK unsurları, Ceraplus-Azez/Mare arasındaki 90 km.lik sınır bölgesini IŞİD’ten temizlemiş gözüküyorlar. Bu durum, ülkemiz adına oldukça sevindiricidir. Şimdi sıra bu hattı derinleştirmeye geldi. Bu sebeple TSK unsurları ve bu unsurların desteğindeki, büyük çoğunluğu Suriye’deki Türkmenlerden oluşan ÖSO güçleri, daha güneydeki El-Bab kasabasına doğru ilerliyorlar. Çok daha güneydeki Rakka kentine kadar gidilir mi bilmem. Denildiğine göre; ÖSO içinde yer alan ve Suriyeli Türkmenlerden oluşanSultan Murad, Fatih Sultan Mehmet ve Halep 1. Tümeni ile Arapların oluşturduğu Ahrar uş-Şam güçleri, El-Bab kasabasını çoktan kuşatmışlar bile. İlk hedef Çobanbey kasabası ile E-Bab arasındaki 20 köyü ele geçirmekmiş(1).

Türkiye’nin önerisi (hedefi) ise 48 km derinlik 98 kilometre genişlikteki yaklaşık 5 bin kilometre kare alı  ‘Ucuşa Yasak Güvenli Bölge’ haline getirmekmiş. Bu derinlik, Türkiye-Suriye sınır hattında konuşlu Fırtına Obüsleri’nin (50 km’lik) menzili içinde olacakmış. Güvenli bölgede hattın tamamlanması için El-Bab’ın doğu ve batı kırsalı terör örgütü DAEŞ’ten temizlenecekmiş(2).

Bence de ilk bakışta akılcı ve isabetli bir plan gibi gözüküyor Türkiye’nin bu planı. Umarım gerçekleşir. Yani Türkiye, harekat bittikten sonra, sınırdaki fırtına obüsleriyle dahi güvenliğini sağlayabileceği güvenlikli bir alan istiyor Suriye sınırında. Aksi halde, yani harekattan sonra bu bölgenin güvenliğini bahane ederek zırt-pırt Suriye topraklarına girmesi halinde “İşgalci” durumuna düşeceğini biliyor Türkiye.

Ancak ekranlardan gösterilen haritalardan anlayabildiğim kadarıyla; TSK unsurlarının kontrol altına almış olduğu bölgenin doğusunda PKK’nın Kanton (devletçik) ilan ettiği Kobani, batısında da Afrin bölgeleri var. Hatta PKK, Türkiye’nin ısrarla karşı çıkmasına rağmen, ABD’nin himayesinde Kobani kantonunu Fırat’ın batısındaki Münbiç’e kadar uzatmış bulunuyor! Demek oluyor ki; PKK, Mümbiç’i ele geçirmekle, Fırat’ın batısında kendisine bir koçbaşı teşkil etmiş bulunuyor. Tıpkı bir zamanlar Osmanlı’nın Rumeli’yi fethetmek için bir koçbaşı teşkil etmek üzere Trakya kıyısındaki Çimpe kalesini ele geçirmesi gibi, PKK da ısrarla Fırat’ın batısındaki Münbiç bölgesini elinde tutmaya çalışmaktadır. Ayrıca bu iki bölge ile TSK ve ÖSO unsurlarının kontrolü altındaki bölgenin iki yanında IŞİD’in kontrolünde olan bölgeler uzanıyor.

Özetle; TSK ve ÖSO, güneye doğru, sınır hattındaki Ceraplus ve Azez/Mare arasındaki 90 km. uzunluğundaki hat boyunca bir süpürme harekâtı yaparak değil, sadece dar bir alanda, yani IŞİD’in kontrolündeki bölgede bir cep yaparak ilerliyorlar!

Dolayısıyla; bence bu durum, çok tehlikelidir. Zira IŞİD’in, maazallah kendi kontrolündeki alanda bir cep oluşturarak ilerleyen TSK ve ÖSO unsurlarına iki taraflı olarak saldırıya geçmesi ve hatta bu konuda PYD’nin (PKK) de desteğini alması ve kuzeydeki 90 km’lik hattakilerle güneye doğru bir cep yaparak ilerleyen TSK unsurları arasındaki bağlantıyı ve ikmal yollarını kesmesi halinde, TSK ve Türkiye açısından trajik bir durum bile ortaya çıkabilir! Yani, Suriye’deki TSK unsurları, Türk Ordusu’nun geleneksel savaş taktiği olan Turan Savaş Taktiği’ne bu kez kendisi kurban gidebilir!(3). Birkaç yıldır, bütün dünyaya meydan okuyan IŞİD güçlerinin, TSK unsurlarının önünde fazla bir direniş göstermeden merkezden güneye doğru çekilirken, TSK unsurlarının etrafında “U” harfi yapacak biçimde iki taraftaki gücünü muhafaza etmeye çalışması ve buraları tahliye etmemesi, nedense bizde böyle bir endişe yaratmaktadır.

Bu sebeple en azından Koca İbrahim Paşa’nın, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya söylediği gibi bize göre; hemen bütün batılı müttefikleriyle olan ilişkileri son derece limoni ve NATO desteğinden de büyük ölçüde yoksun olan Türkiye’nin, gerekli emniyet tedbirlerini almadan, güneye doğru daha fazla ilerlemesi son derece sakıncalıdır. Oysa yapılması gereken şey; güneye doğru bir cep halinde sokularak El-Bab’ı ele geçirmek değil, 90 km’lik sınır hattını, olduğu gibi ve aynı genişlikte güneye doğru kaydırmak, mümkünse Münbiç ve Afrin’deki PKK-PYD unsurlarını da oralardan bir şekilde (ABD ile müzakere ederek veya olmadı güç kullanarak) kovmak, arkasından da Rusya ile gerekli müzakereleri yaparak, olmadı güç kullanarak, PKK-PYD’nin elindeki Afrin’in güneyini ve doğusunu elinde tutan ÖSO bölgesi ile daha doğudaki IŞİD bölgesi arasında kalan rejim güçlerini, oradan atarak ÖSO’nun da içinde bulunduğu Ilımlı Suriye Muhalefeti’ne çok daha geniş bir alan yaratmak olmalıdır. Böylece Türkiye, hem kuzeyden Kilis ve Gaziantep sınırından, hem de batıdaki Hatay sınırından Fırtına obüsleriyle bile güvenliğini sağlayabileceği bir güvenlikli bölge oluşturmuş olacaktır.

El-Bab ve hele hele Rakka operasyonları ise daha sonra gündeme gelmelidir. Dolayısıyla; çok taraflı oynayan, oynak bir müttefik olan ABD liderliğindeki sözüm ona müttefiklerimizin Suriye’de göstermiş oldukları elma şekerini kızılelma gibi görürsek, hata yapmış ve batağa saplanmış oluruz.

Gördüğüm kadarıyla ABD, tıpkı Kahramanmaraşlı dondurmacıların, dondurma külahı ile çocukları kandırmak için yaptıkları oyun gibi oyunlar yaparak, Türkiye’yi Suriye’de sürekli güneye doğru, yani bataklığın merkezine doğru çekmeye çalışmaktadır. ABD’nin, söz konusu harekâta 30 kişilik göstermelik bir birlikle iştirak etmesi de bizde böyle bir endişe yaratmış bulunmaktadır. Umarım karargahtaki kurmaylarımız ve harekatı yöneten Sakallı Zekâi Paşamız, bütün bunların farkında olarak yürütüyorlardır Fırat Kalkanı harekâtını. Bizim ki de akıl işte; bizim gibi sıradan bir vatandaş bunları düşünebiliyorsa, hayatlarını askerliğe adayan ve kurmay eğitimi alan paşalarımız haydi haydiye düşünüyorlardır bütün bunları değil mi efendiler… 

06cad-25c32596mer2bsa25c4259flam2b1Ömer Sağlam

1-http://www.internethaber.com/firat-kalkani-son-durum-erdogan-dogruladi-tsk-oraya-giriyor-1716073h.htm,
2-Aynı haber.
3-Turan Savaş Taktiği: Bir hilal oluşturacak biçimde merkezdeki güçlerin geriye çekilmesi, kanatların ise açılması ile düşman güçlerinin merkeze doğru ilerlemesinden sonra, kanatların kapanarak düşman kuvvetlerini sarması, geri çekilen merkez güçlerinin de geri dönüp hücuma geçerek düşman güçlerinin topyekun imhasına dayanan bir savaş taktiğidir.

*****

Son günlerde bir II. Abdülhamit polemiğidir gidiyor. Özellikle yandaş medya, Abdülhamid’i gündemde tutmak için yoğun bir uğraşın içinde. Meğer ne büyük adammış şu II. Abdülhamid de bir türlü kıymetini bilememişiz!

TBMM Başkanı İsmail Kahraman bile Ekim’in ilk haftasının Abdülhamid’in doğum yıldönümü olarak kutlanması için hazırlık yapıyormuş. “Kutlu Doğum Haftası” adı altında Hz. Peygamber’in doğum yıldönümünün cılkını çıkaranlar, anlaşılan bu kez de II. Abdülhamit’in doğumu üzerinden sömürecekler insanlarımızın temiz duygularını.

İsmail Kahraman, Dolmabahçe Sarayı’nda TBMM Milli Saraylar Dairesi tarafından düzenlenen “Doğumunun 174. Yılında Sultan II. Abdülhamid ve Dönemi Uluslararası Sempozyumu” nun açılışında yapmış olduğu konuşmada II. Abdülhamid için; “Onun uyguladığı siyaset Osmanlı Devleti’nin yıkımını geciktirdi, ittifak halindeki haçlı zihniyetinin Osmanlı Devleti üzerindeki emellerine ulaşmasını erteledi. Hal edilmeseydi, güçlü bir devlet olarak tarih sahnesinde yerimizi devam ettirecek, Meriç Irmağı ile Ağrı Dağı arasında sıkışmış olmayacaktık.” şeklinde laflar etmiş.

Anlaşılan İsmail Kahraman, TSK’nin Suriye’de kayda değer bir düşman gücü olmaksızın yürüttüğü “Fırat Kalkanı Harekâtı” ndan almış olduğu gazla, Milli Mücadele sırasında çizilen “Misak-ı Milli” ye karşı çıkarak, eğer sınırlar o şekilde tespit edilmeseydi “Meriç Irmağının batısına, Ağrı Dağı’nın doğusuna kadar uzanırdık hayaline kaptırmış kendisini(1). Oysa Osmanlı en güçlü döneminde bile Ağrı Dağı’nın doğusunda uzun süre kalmamıştır. İran ve Azerbaycan içlerine kadar zaman zaman seferler yaptıysa da nedense oralarda kalıcı olmayı pek tercih etmemiştir. Kim bilir belki de o bölgelerin zaten Müslümanların elinde olduğundan hareketle böyle bir strateji izlemiştir. Esasen Osmanlı, mecbur kalmadıkça doğuya fazla sefer de yapmamıştır. Yapılanlar ise, umumiyetle batıya yapılacak büyük seferler öncesinde, arkayı emniyete  altına almak için yapılmış seferler mahiyetindedirler.

Sayın İsmail Kahraman da iyi biliyor ki; Misak-ı Milli sınırları sadece Meriç Nehri ile Ağrı Dağı arasındaki Anadolu coğrafyasından da ibaret değildir. Bugün Yunanistan’ın elinde bulunan Batı Trakya’yı, Musul-Kerkük-Süleymaniye gibi kentlerin de içinde bulunduğu Kuzey Irak’ı, Kıbrıs’ı, birçok Ege Adasını ve Rodos adasını, Batum’u, hatta Halep’i de içine alacak şekilde bugün TSK’nin askeri harekâtta bulunduğu ve Kürtlerin “Rojova” dedikleri Suriye topraklarını da kapsıyordu.

Neylersiniz ki; gücümüz ancak mevcut sınırlarımızı işgalden kurtarmaya ve elde tutmaya yetmiştir. Kim bilir, Misak-ı Milli sınırları için verilen Milli Mücadele yıllarında bazı İslamcılar yan çizmeselerdi ve Milli Mücadele aleyhinde çalışmayıp, Milli Kuvvetlerle işbirliği yapmış olsalardı, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan bazı toprakları daha kurtarabilirdik. Onca gerici ve ayrılıkçı isyanlara rağmen 1938 yılında Hatay’ı anavatana bağlayan irade, eğer biraz daha yaşamış olsaydı herhalde başka yerleri de anavatana bağlayabilirdi. Mesela bugün kendi elimizle devlet kurmasına yardımcı olduğumuz Mesut Barzani ve Celal Talabani’nin elinde bulunan Kuzey Irak’ı. Mesela Halep de dahil olmak üzere Kuzey Suriye’yi. Bu sebeple, bugün gelinen noktada Lozan’ı “Hezimet” ve “Başarısızlık” olarak nitelendirenlere ne denir, doğrusu pek emin değilim.

Gelelim II. Abdülhamid’e..   

Bizim kültürümüzde ölmüş insanların arkasından kötü konuşmak yoktur. Ancak neylersiniz ki; bilimsel araştırmalarda ve tarihi gerçekleri dile getirmede duygulara yer yoktur. Tarihçi tarafsız ve yansız olmak zorundadır. Daha doğrusu tarih yazanlar, tarih yapanlara sadık kalmak zorundadırlar. Bu noktadan bakılınca; Türk Devleti’nin 33 yıl süreyle yöneten II. Abdülhamid’i bütünüyle kötülemek ya da bütünüyle övmek tarih yazmak değildir. Herkesin olduğu gibi, onun da iyi veya kötü yanları, başarıları ve başarısızlıkları mutlaka vardır.  Zira iktidar yılları Osmanlı’nın zor zamanıdır ve devlet dağılma sürecine girmiştir, her tarafta iç isyanlar ve savaşlar vardır vs. 

Gelin görün ki; bütün bu olumsuzluklar içinde II. Abdülhamid, faydalı şeyler de yapmıştır. Okullaşmaya özel önem vermiş ve bu sayede Osmanlı’da okur-yazar oranı %10’dan %20’lere çıkmıştır. Ayrıca askeri alanda yatırımlar yapmış, demiryolu gibi kimi bayındırlık faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu tür çalışmalar, başka bir yazının konusudur. Biz bu yazımızda II. Abdülhamid’i ölçüsüz şekilde öven ve abartılı ifadelerle onu tebcil etmeye kalkışanları, onun gözden kaçırılan yanları hakkında bilgilendirmeyi hedefledik.

Dağılmakta olan İmparatorluğun en azından Müslüman olan ahalisini bir arada tutabilmek için üzerindeki Halifelik unvanından istifade etmeyi düşünün ve bu sebeple“İslamcı” bir siyaset izleyen II. Abdülhamid hakkında, özellikle İslamcılar tarafından üretilen yaygın şayiaların en büyüğü, 33 yıllık iktidarı döneminde izlemiş olduğu akılcı politikalar sayesinde bir karış toprak bile kaybetmemiş olduğudur! Oysa bu, koskoca bir yalandır!

Çünkü Osmanlı, en büyük toprak kaybını II. Abdülhamid döneminde yaşamıştır ki; II. Abdülhamid döneminde kaybedilen toprakların büyüklüğü, bugünkü Türkiye’nin yaklaşık iki katıdır. Zira onun iktidar dönemi, özellikle 1878-1908 arası “Osmanlı’nın Parçalanma Dönemi” olarak bilinir ve bu sürede kaybedilen toprakların yüzölçümü, yaklaşık 1.5 milyon kilometrekaredir.

93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra toplanan Berlin Konferansı’na bağlı olarak Osmanlı, Sırbistan’ı, Romanya’yı, Bosna-Hersek’i ve Kıbrıs’ı kaybetmiştir. Fransa yine Berlin Konferansı’ndan sonra olmak üzere; 1881 yılında Tunus’u işgal etmiş, İngilizler ise 1869 yılında açılan Suveyş Kanalı vesilesiyle Mısır’a fiilen el koymuş, bu el koyma işi, II. Abdülhamid döneminde iyice pekişmiştir.

Yani bizim İslamcıların dedikleri gibi, Mısır’daki haklarımız Lozan’da kaybedilmiş değildir. Esasen Mısır, 18. yüzyılın başından itibaren Osmanlı topraklarından fiilen kopmuştu ve bu kopuş, bizim Konya kökenli Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile daha da hızlanmıştır. Mehmet Ali Paşa’nın valiliği sırasında Mısır ile Osmanlı, sanki iki ayrı devlet gibi muamele görmüştür milletlerarası siyaset arenasında. Oğlu İbrahim Tosun Paşa’nın, 1832 yılında cereyan eden Osmanlı-Mısır Savaşı’nda Suriye, Lübnan, Çukurova ve Konya’yı işgal ederek Kütahya önlerine kadar geldiği bilinmektedir. 14 Mayıs 1833 yılında imzalanan Kütahya Antlaşması ile Mısır, Suriye ve Girit valiliklerinin Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya, Cidde ve Adana valiliklerinin de oğlu İbrahim Tosun Paşa’ya verildiğini görüyoruz.

Mehmet Ali Paşa, sonraki yıllarda(1845), İngiltere ve Avusturya’nın baskısıyla, İstanbul’a gelerek bağlılığını bildirmiş ise de Mısır, Mehmet Ali Paşa’dan itibaren artık Osmanlı’dan fiilen kopmuş bir ülkedir. Zaten 1840 yılında imzalanan Londra Anlaşmasıyla Mısır, Osmanlı’dan koparılarak Mehmet Ali Paşa ve onun soyundan gelenlere bırakılmıştır. 1849 yılında ölen Mehmet Ali Paşa’dan sonra da Mısır’ın tam anlamıyla Osmanlı egemenliğinde olduğuna ilişkin hiç bir karine yoktur elimizde. Olsa bile bu hakimiyet ancak kağıt üzerinde ve hilafetin manevi gücüne dayanan gevşek bir hakimiyettir. Çünkü o tarihlerden sonra Mısır ve diğer Kuzey Afrika ülkelerinde artık İngiliz, Fransız ve İtalyan egemenlikleri başlar.

Birinci Dünya Savaşı sırasında ise Mısır, Ortadoğu’da Türklere karşı savaşan İngiltere’nin merkez üssüdür ve esir alınan Türk askerleri, önce Mısır’a, oradan da gemilerle uzak doğuya gönderilmişlerdir. Peki böyle bir durumda, Mısır’ın Lozan anlaşmasıyla, yani Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının yanlış ve tavizkâr politikası sonucunda kaybedildiği yalanına kim inanır? Ancak saflar inanır. Kıbrıs, yine 93 harbine bağlı olarak 1878 yılında İngilizlere, Girit 1908 yılında Yunanistan’a bırakılmak zorunda kalınmıştır.

II. Abdülhamid’in ülkeye etkisi sadece bunlar da değil; Osmanlı’da ilk resmi genelev de II. Abdülhamid döneminde çıkarılan bir talimatname ile 1884 yılında İstanbul Galata’da açılmıştır. Atatürk’ü rakı içtiği için suçlayanlar hele durun; II. Abdülhamit döneminde olmak üzere; bu ülkedeki ilk rakı fabrikasının, onun döneminde başmabeyincilik ve maliye nazırlığı da yapan Sarıcazade Ragıp Paşa tarafından 1880’li yıllarda Tekirdağ yolu üzerindeki Umurca Çiftliği’nde, ilk bira fabrikasının, 1896 yılında İsviçreli Bomonti kardeşler tarafından Feriköy’de, ilk şampanya fabrikasının yine 1890’lı yıllarda Alatini kardeşler tarafından Selanik’te kurulduğunu biliyor muydunuz siz?

Peki II. Abdülhamid’in içki (rom) içtiğini(2), kardeşi V. Murat’ın alkolik olduğunu, diğer kardeşi Vahdettin ve babaları Abdülmecit’in de içki içtiğini biliyor muydunuz siz?(3) Atatürk’e “iki ayyaştan birisi” diyerek, Anıtkabir’e absürt bir çocuk oyun alanı yaparak onu küçülttüğünüzü, onunla dalga geçtiğinizi sanıyorsanız, gerçekten yanılıyorsunuz.

Biliniz ki; Atatürk, her geçen gün gönüllerde ve kalplerde daha da büyüyor. Ömrünün en enerjik dönemini bir ayyaş olarak geçiren Necip Fazıl Kısakürek’in, lüzumsuz ve tepkisel adlandırmasına bakıp da II. Abdülhamid’e “Ulu Hakan” derseniz, tarihe yazık etmiş, tarihçiliğe de kazık atmış olursunuz efendiler… 

 

 

Ömer Sağlam
________________

1-http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/603931/CHP_li_Bakan_dan__ismail_Kahraman_a_sert_tepki__AKP__nasil__Yeni_Turkiye__istedigini_gosteriyor.html & http://odatv.com/meric-nehri-ile-agri-dagi-arasinda-sikistik-2309161200.html,
2- Güneri Civaoğlu, “Abdülhamit’in içkisi: Rom” başlıklı yazısı.    http://www.milliyet.com.tr/2007/11/15/yazar/civaoglu.html.  & https://www.youtube.com/watch?v=4yevEfBb9eE,
3- Soner Yalçın, “II. Abdülhamit’in izniyle üretimine başlanan içki” başlıklı yazısı, http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/soner-yalcin/ii-abdulhamitin-izniyle-uretimine-baslanan-icki-1133784/ & http://www.ensonhaber.com/ilber-ortayli-icki-icen-padisahlari-yazdi-2016-02-03.htm