Gerçek hikâyeden uyarlanmıştır.
Hatta tamamen gerçektir. 

İstanbul gibi bi’ yerde, mesai saati sonrasında bile ilerlemeyen trafikte kim tahammülsüz olmasın? Dün, Kadıköy’e gitmek için Bostancı Sahilinden bindiğim dolmuş, trafik yüzünden 1 saat 20 dakikada Kadıköy’e vardı. Oysaki normal şartlarda -trafiksiz bir zaman diliminde- 25 dakikada varabilir.
Hadi “1 saat 20 dakika”ya olabilir diyelim.
Kabullenelim ama mevzunun öncesi de var.

Anlatıyorum:
Her zaman Bostancı’dan dolmuş durağına yürüdüğüm yolun inşaat çalışmasından kapatılması nedeniyle mecburen, başka yöne doğru yürüdüm.
Bu yolun da diğer ucunun başka birtakım inşaat çalışmalarından dolayı kapatılması daha da uzak yola yönlenmeme ve 5 dakikada ulaşacağım dolmuşlara 25 dakikada ulaşmama neden oldu.

Karşıma çıkan tel örgüler, duvarlar, labirentler… Sanki “Alacakaranlık Kuşağı” dizisindeyim ve o alacakaranlık beni sürekli başka yola yönlendiriyor.

Dolmuşa bindiğimde, alkol ve sarımsaktan havaya uçmak üzere olan iki tiplemenin nefesi de enseme bindi.
Nefesimiz renkli olsa 🌬🗣mesela nefes alırken mavi ya da pembe bi’ renk çıkarıyor olsak, bunlarınki böyle alev topuna dönüşüp bütün dolmuşu kırmızıya boğardı. O derece bi’ nefes yayılması.
🌬🌪☄️☄️İnce boğazlı kazağı burnuma kadar çektim.
Garip olmasa kafamdan yukarıya kadar çekeceğim. Öyle bir hâl…

Başka bi’ yolcunun da süpersonik sesle yol boyunca telefonla konuşup milletin beynini eritmesi de var. Harikaydı (!). 

Lisede fizik dersinde ışık sesten hızlı diye öğrenmiştik. Yok öyle değilmiş, dün öğrendim. Bu tiplemeyi denek diye Cern’e yollasak  genel geçer tüm fizik kurallarını altüst edecek bir buluşa imza atarız. Öyle bitmeyen yüksek bir ses ama görüntü stabil. Hatta görüntü yok. Hareket de yok. Ses var. Kimden geldiği anlaşılmıyor.

Sonuçta muhteşem bir dolmuş sefası (!) yaşadım.

Bu dündü.
Dün böyleydi.
Aslında her gün böyle.
Mesela bugüne gelelim. 

Bugün de metroya binmeyeyim, otobüsle eve döneyim dedim.
Otobüs saatlerine hem İBB sitesinden hem de telefona yüklediğim başka bir uygulamadan baktım. Otobüsün gelmesine 15 dk var. Öyle gösteriyordu.
Geldi mi?
Gelmedi.

45 dakika bekledim.
Sonra öğrendim ki, yol çalışması dolayısıyla güzergâhı değişmiş.
Üstelik o duraktan geçmeyecekmiş bir süre.

Sinirle metroya yürüdüm.
Metroya hızlıca indim.
Bekleyen sabırsız bir insan kalabalığı vardı.
Hatta bir ara, “ulan bu manyaklar zevkine tam metro gelirken birimizi bi’ itseler ölür gideriz” diye içimden paranoyakça bir korku geçti.
Öyle garip bir kitleydi çünkü.

Sonradan tahmin ettiğim üzere o huzursuz kalabalığın bir kısmı futbol  taraftarları. O yüzden bi’ acayipler.

Neyse Metro geldi. Pardon metro gelmedi.
Metro yerine Çin Halk Cumhuriyeti geldi.
Öyle bir kalabalık. Balık istifiyiz.

Ben metro kapısından girerken kapı üstüme kapanmasın diye insanların üstüne abanıyorum, kendimi itiyorum öne doğru.
İçeri dalma işlemini başardıktan sonra ikinci aşama, nefes alınacak bir alana doğru ilerleme çabası… Yanımda oksijen maskesi barındırmadığımdan buna mecburum. Neyse, insanların arasından oksijen alınacak bir yere doğru ilerliyorum ama sol kolum ilerlemiyor. Çantamla birlikte gerilerde kalmış.
İki metre uzamış kolumu ayrı, kendimi  ayrı çekiştiriyorum.

Güç bela istiflenmiş şekilde, kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir tabloyla öyle bekleşiyoruz. Kısa boylu ablanın saçı ağzımda, uzun boylu abinin koltuk altı burnumda, o şekil hiç kıpırdamadan duruyoruz selfie çeker gibi.

Üç beş insan birbirine yapışmış. Mesela “The FLY” filminde ışınlanmayı deneyen, ışınlanma makinesine giren adam ve o fark etmeden makineye giren sineğin teleportasyon sonucu genlerinin birleşip ayrı bir organizmaya dönüşmesi gibi… Bazı tipler mutasyona uğramış sanki… Kimin kafası kimin ayağı belli değil ama durum  stabil. Herkes kabullenmiş. Mutantız, mutantlar.

Sonra metrodan inme aşaması.
Kurala göre; metrodan önce içeridekiler inecek, sonra dışarıdakiler metroya binecek. 

Kapı açılmadan önce kavimler göçü başlıyor.
Ufak ufak kapıya doğru ilerliyoruz.
İtalik şekilde duran topluluğun arasına kaynıyorum. 

Konserve alanından, kapıya geldiğimde daha biz inmeden üstümüze “Haçlı Seferi” yapılır gibi bir ordu insan hücum ediyor.
Güç bela mancınıktan fırlatılmış kaya gibi dışarı fırlıyorum.
Elim kolum, çantam torbam her şey yerinde mi diye bakıyorum.

İlk hedefimiz yürüyen merdivenler ileriiiiiii!
Yürüyen merdivenlerin sağında durulur, sol yanında da acelesi olup “yürüyen merdivenleri yürüyerek çıkmak” isteyenlere yol verilir.
Metronun içinde, her yerde yazıyor bu bilgi.
Mümkün mü?
Cevabı yazmıyorum bile.

Duruyoruz.
Durarak çıkıyoruz.
Ve gün yüzüne, özgürlüğe kavuşuyorum.

Neyse… Bir de “Hindistan Otobüsü” vardı eskiden…
500T! Halkın otobüsü (!)…
Hiçbir yere tutunmasan, tek ayak üstünde bile gitsen dengen kaybolmuyor. Öylesine kalabalık ki düşmüyorsun bile…
Eminim havada giden bile olmuştur.

Neyse ki metro, 500T anılarımdan bi’ tık daha iyi.
500T sayesinde Hindistan’a direk vatandaş olarak kabul edilebilirim.

Neyse diyeceğim o ki -psikolojiden hatırlarsınız- insanın, “Alışmış olduğu düzenin altında bi’ uyarıcıyla karsı karşıya kaldığında psikolojik ve fiziksel anlamda çevre uyum gücünü yitirmesidir.” diyorduk yetersiz uyarılmanın tarifinde… Kısacası şu;  sürdürdüğün hayat standardının düşmesi, “bu maddi ya da manevi olabilir, açlık olabilir, sevgisizlik olabilir, yalnızlık veya aşırı kalabalık olabilir, paylaşımsızlık ve dinlenmeme olabilir, bencil insanlar olabilir, aşırı gürültü veya baskı altında hissetme, disiplin, özgürlük kısıtlanması olabilir, tatilsizlik, aşırı iş veya işsizlik olabilir, sigarasızlık olabilir, diyet yapmak olabilir, istediğini yiyememe, giyememe, alışverişsizlik, geçim derdi, toplum baskısı, fiziksel sağlıksızlık, yorgunluk, herhangi bir kayıp acısı olabilir” hepsi bir arada da olabilir. Örnekler kişiye göre değişir ve çoğaltılabilir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin en üstü “kendini gerçekleştirememe”olabilir. Maslow piramidinin herhangi bir bölümünde yaşanan eksiklikten biri olabilir.

Tüm bu saydığım dertlerden bir ikisine sahip olup üstüne de bu trafiği ekleyin bakalım, süper tahammülsüz hissedip agresiflikten boyut değiştiriyor musunuz?

Sonuç: Eski sakin ve uyumlu benden eser kalmadı.
Yerini sabırsızlık, tahammülsüzlük ve agresyon dolu yeni bir ben aldı.

Bravo trafik!
Bravo kentsel dönüşüm!
Bravo İstanbul… 

 İdil Tulun